Adana’da festival demek yalnızca birkaç günlük etkinlik demek değil. Sinemadan tiyatroya, müzikten mutfağa uzanan festivaller, bu kentin kültürel hafızasını yaşatırken Adanalıyı da kendi hikâyesinin bir parçası haline getiriyor.

Adana’yı anlatmaya kalksanız, hangi cümleden başlayacağınızı şaşırırsınız.

Kebabından mı söz edeceksiniz, sıcağından mı? Seyhan’dan mı başlayacaksınız, Toroslar’dan mı? Sinemasından mı, tiyatrosundan mı, müziğinden mi? Yoksa bu şehrin bitmek bilmeyen enerjisinden mi?

Belki de en doğrusu festivallerinden başlamak…

Çünkü Adana artık yalnızca festivallere ev sahipliği yapan bir şehir değil; festivaller aracılığıyla kendini anlatan bir şehir.

Bir bakıyorsunuz Altın Koza’nın kırmızı halısında sanatçılar, yönetmenler, sinema emekçileri var. Bir başka gün sahnede tiyatrocular, sokaklarda oyunlar, salonlarda alkışlar… Sonra Merkez Park’ta kocaman bir sofra kuruluyor ve bu kez Adana’nın mutfağı konuşuyor.

Aslında bütün bunlar birbirinden farklı etkinlikler gibi görünse de aynı hikâyenin parçaları.

Adana’nın kültür hikâyesinin…

33.Uluslararası Altın Koza Film Festivali bunun en güçlü örneklerinden biri. 1969’dan bugüne uzanan festival, Adana’nın sinemayla kurduğu köklü bağı taşıyor. Bu yıl 26 Eylül-4 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen festivalde dünya ve Türkiye sinemasından yüzlerce film izleyiciyle buluşuyor.

Ama Altın Koza’nın Adana için anlamı sadece film sayılarında değil.

Bu festival, Adana’nın sanat hafızasıdır.

Bu kentin yetiştirdiği sanatçıları, yıllar boyunca sinemaya verilen emeği ve kuşaktan kuşağa aktarılan sinema sevgisini hatırlatır. Adanalının festival alanlarını doldurması da biraz bundan…

İnsanlar yalnızca film izlemiyor.

Kendi şehirlerinin hikâyesine bakıyor.

Sonra sıra Adana’nın bir başka büyük hikâyesine geliyor: mutfağına.

10.Uluslararası Adana Lezzet Festivali, 9-11 Ekim’de yine Merkez Park’ta Adanalıları ve kenti ziyaret edenleri aynı sofrada buluşturacak. Festivalin bu yılki teması “Acısıyla Tatlısıyla 10. Yıl, On’ca Lezzet.”

Fakat burada da mesele yalnızca kebap değil.

Toprağın bereketi, üreticinin emeği, kadınların katkısı, ustaların yıllardır taşıdığı tarifler, Çukurova’nın ürünleri… Hepsi aynı sofrada buluşuyor.

Yani Adana, lezzetini de bir kültür mirası olarak anlatıyor.

Tiyatro festivalleri de bu hikâyenin sahnedeki karşılığı.

Çünkü Adana’nın kültür hayatı yalnızca beyaz perdeyle sınırlı değil. Şehir tiyatroları ve tiyatro buluşmaları sayesinde sahne de kentin günlük hayatına karışıyor. İnsanlar tiyatroya gidiyor, oyun izliyor, sanatçılarla buluşuyor, bazen bir oyunun ardından saatlerce aynı hikâyeyi konuşuyor.

Bir şehir için bundan daha değerli ne olabilir?

Sanatın sokağa çıkması…

İnsanların kültürle yalnızca özel günlerde değil, hayatın içinde buluşması…

Adana’nın festivaller şehri olması tam da burada önem kazanıyor.

Çünkü festival dediğimiz şey birkaç günlük bir takvim maddesi değildir.

Festival, bir şehrin kendisini dışarıya anlatma biçimidir.

Adana sinemayla “Benim bir sanat hafızam var” diyor.

Lezzet Festivali ile “Benim soframın arkasında bir kültür var” diyor.

Tiyatroyla “Ben hâlâ sahneye, hikâyeye ve insana inanıyorum” diyor.

Müzik festivalleriyle sesini yükseltiyor.

Kitap ve kültür etkinlikleriyle düşüncesini büyütüyor.

Ve bütün bunların ortasında Adanalı var.

Festivalin gerçek sahibi de biraz o.

Çünkü bir festivali yaşatan yalnızca organizasyon değildir. O meydanı dolduran, salona giren, filmi izleyen, oyunu alkışlayan, sofraya oturan, sanatçıyla buluşan insandır.

Adana’nın festivaller şehri oluşunun asıl güzelliği de burada.

Bu şehir kültürü yalnızca seyretmiyor.

Kültürün içine giriyor.

Belki de Adana’yı farklı kılan tam olarak bu.

Çünkü bazı şehirlerin festivalleri vardır.

Adana’nın ise festivallerle anlatılan kocaman bir hikâyesi var.

Ve o hikâye her yıl yeniden yazılıyor.

Bir gün perdede, bir gün sahnede, bir gün sofrada…

Ama hep Adana’da.

Çünkü Adana’da festival bitmez; sadece sahnesini değiştirir.