Adana bereketli toprakları, güçlü tarımı, Seyhan Nehri ve kendine özgü yaşam kültürüyle Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri. Ancak bu güzel şehir, uzun süredir yalnızca kendi ürettiği atıklarla değil, başka ülkelerden getirilen plastik atıkların oluşturduğu çevresel yükle de mücadele ediyor.
Tam da bu nedenle Adana’da “sıfır atık” meselesini yalnızca evlerde çöplerin ayrıştırılmasına indirgemek mümkün değil.
Elbette plastik, cam, metal ve kâğıt atıklarını birbirinden ayırmalıyız. Bez çanta kullanmalı, tek kullanımlık ürünleri azaltmalı ve ihtiyacımızdan fazlasını tüketmemeliyiz. Fakat vatandaşın mutfağındaki plastik şişeyi hangi kutuya atacağını tartışırken, tonlarca yabancı atığın sınırlarımızdan geçerek Adana’ya gelmesini görmezden gelemeyiz.
Çünkü sıfır atık önce sınırda başlamalıdır.
Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye gönderilen plastik atıkların bir bölümünün Adana’ya geldiği, bazı atıkların doğaya bırakıldığı veya açık alanlarda yakıldığı geçmiş yıllarda yapılan saha çalışmalarıyla gündeme geldi. Greenpeace’in Adana’daki alanlarda gerçekleştirdiği incelemelerde, toprakta ve yakılan atıkların küllerinde tehlikeli kimyasallar ile ağır metaller tespit edildiği açıklandı.
Bu görüntüler Adana’ya yakışmıyor.
Bir tarafta vatandaşlara “Atığınızı ayırın, çevreyi koruyun” çağrısı yapılırken diğer tarafta gelişmiş ülkelerin plastik atıklarının Adana’nın toprağına, havasına ve suyuna yük olması büyük bir çelişki oluşturuyor. Kendi çöpünü başka bir ülkeye göndererek sokaklarını temiz tutan ülkeler çevreci, bu atıkların dumanını soluyan Adanalılar ise bu düzenin bedelini ödeyen taraf oluyor.
Bunun adı geri dönüşümden önce çevresel adaletsizliktir.
Elbette geri dönüşüm ekonomik ve çevresel açıdan değerlidir. Doğru ayrıştırılan, denetlenen ve gerçekten dönüştürülebilen atıkların yeniden ekonomiye kazandırılması gerekir. Ancak geri dönüştürülmesi mümkün olmayan, kirli veya karışık plastiklerin “ham madde” görüntüsü altında ülkeye getirilmesi kabul edilemez.
Atık kâğıt üzerinde geri dönüştürülebilir görünebilir. Fakat doğaya dökülüyor, yakılıyor veya toprağa karışıyorsa artık bunun adı geri dönüşüm değildir.
Bu durum Adana için daha büyük bir tehlike taşıyor. Çünkü Adana yalnızca kalabalık bir kent değil, aynı zamanda Türkiye’nin en önemli tarım merkezlerinden biridir. Çukurova’nın toprağı milyonlarca insanın sofrasına ürün gönderiyor. Plastik atıkların parçalanarak mikroplastiğe dönüşmesi, su kanallarına ulaşması ve tarım alanlarını etkilemesi yalnızca çevre sorunu olarak değerlendirilemez.
Bu aynı zamanda gıda, sağlık ve gelecek meselesidir.
2026 yılında yayımlanan bir araştırma ve veri incelemesi, 2021-2024 yılları arasında İngiltere’den 52 bin tondan fazla plastik atığın Adana’daki bir geri dönüşüm bölgesine gönderildiğini ortaya koydu. Aynı incelemede bölgenin aşağı kesimlerindeki sularda mikroplastik yoğunluğunun yukarı kesimlere göre belirgin biçimde arttığı aktarıldı.
Şimdi kendimize sormamız gerekiyor:
Adana kendi atık sorununu henüz bütünüyle çözememişken neden Avrupa’nın plastik yükünü taşıyor?
Semt pazarlarının ardından sokaklarda kalan sebze ve meyve atıklarını, yol kenarlarına atılan şişeleri, piknik alanlarında bırakılan çöpleri elbette konuşmalıyız. Belediyeler daha düzenli toplama sistemleri kurmalı, mahallelere erişilebilir geri dönüşüm noktaları yerleştirmeli ve vatandaşlar da kenti kirletmemelidir.
Ancak mesele yalnızca vatandaşın yere attığı ambalaj değildir.
Asıl mesele, atığın nasıl üretildiği, nereden geldiği, kim tarafından işlendiği ve geride bıraktığı zararın hesabının kimden sorulacağıdır. Birkaç geri dönüşüm kutusu yerleştirerek, afiş asarak veya belirli günlerde temizlik etkinliği düzenleyerek bu sorun çözülemez.
Gerçek bir sıfır atık politikası şeffaflık ister.
Adana’ya ne kadar yabancı atık getirildiği, bu atıkların hangi tesislerde işlendiği ve işlem sonrasında ortaya çıkan kalıntıların nereye götürüldüğü kamuoyuna açık biçimde anlatılmalıdır. Geri dönüşüm tesisleri yalnızca evrak üzerinden değil, sahada da etkili şekilde denetlenmelidir. Atıkların doğaya bırakılmasına veya yakılmasına izin verenlere karşı caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır.
Çünkü denetimsiz geri dönüşüm, kirliliğin yalnızca biçim değiştirmesidir.
Adana’nın pazarlarında, restoranlarında ve gıda işletmelerinde ortaya çıkan organik atıklar da doğru biçimde değerlendirilmelidir. Sebze, meyve ve yemek atıklarından kompost üretilerek bunların yeniden toprağa kazandırılması mümkündür. Tarımın merkezi olan bir kent, kendi organik atığını değerli bir kaynağa dönüştürebilir.
Adana toprağından aldığını yeniden toprağına verebilir.
Fakat Avrupa’nın kullanıp gözden çıkardığı plastikleri aynı toprağa kabul etmek zorunda değildir.
Sıfır atık önce daha az tüketmek, sonra doğru ayrıştırmak ve geri dönüştürülemeyen atığın oluşmasını engellemek demektir. Aynı zamanda bir ülkenin kendi atığının sorumluluğunu başka toplumların üzerine bırakmaması anlamına gelir.
Bir kenti sevmek yalnızca kebabını, sıcağını, nehrini ve bereketini anlatmak değildir. O kentin havasına, suyuna ve toprağına yönelen tehdide karşı ses çıkarmaktır.
Adanalılardan çöplerini ayırmalarını istemek doğrudur. Ancak başka ülkelerden gelen atıkların Adana’nın kenar mahallelerine, tarım arazilerine ve su kaynaklarının yakınına kadar ulaşmasına sessiz kalmak doğru değildir.
Vatandaş evindeki çöpü ayırırken devlet de ülkeye giren atığı ayırmalıdır.
Gerçekten dönüştürülebilir olanla çevreye zarar verecek olan birbirinden ayrılmalı; denetlenemeyen, işlenemeyen ve doğaya bırakılma riski bulunan plastik atıkların ülkeye girişine izin verilmemelidir.
Adana dünyanın çöpünü taşıyan bir kent değil, toprağıyla ve üretimiyle geleceği besleyen bir kent olmalıdır.
Sıfır atık bir slogan olacaksa duvarlarda kalabilir.
Ama gerçek bir hedef olacaksa sınırdan, fabrikadan, belediyeden ve evlerimizden aynı anda başlamalıdır.
Çünkü Adana’nın toprağı çöp değil, bereket üretmelidir.