Şehirlerin arasında, hayatın kendi olağan akışında güvende olduğumuzu düşünerek yaşarız. Evimizin mutfağında çayımızı kaynatırken, iş yerimizde masamızda otururken ya da gecenin bir vakti huzurlu bir uykuya dalarken felaketlerin bizden hep uzak olmasını dileriz.

Oysa yaşam, bazen hiç beklemediğimiz bir anda en sert yüzünü gösterir; bir kıvılcım her şeyi saniyeler içinde kül etmeye, sinsi bir duman nefesleri kesmeye yeter. İşte tam o dehşet anında, herkesin can havliyle kaçtığı, dehşet içinde geriye doğru adımladığı o korkunç istikamete doğru, sirenler eşliğinde kalkan tek bir güç vardır: İtfaiyeciler.

Her yıl 25 Eylül – 1 Ekim tarihleri arasında idrak ettiğimiz İtfaiyecilik Haftası, kalemi eline alıp bu kahramanları yazmak isteyenler için sadece bir takvim yaprağı değil, vicdanı sorgulama vaktidir. Çünkü bizler, konforumuzun bozulmadığı günlerde onların varlığını unutmaya pek meraklıyızdır. Oysa o kırmızı dev araçlar sokağımızdan son sürat geçerken, o kaskların altında atan kalplerin geride bıraktığı ailelerini, çocuklarını ve en önemlisi kendi canlarını hiçe sayarak yola çıktıklarını çok çabuk unuturuz.

İtfaiyecilik, meslek tanımına ya da maaş bordrosuna sığdırılamayacak kadar ulvi bir felsefedir. Düşünün ki; bir binayı sarmış olan devasa alevler, gökyüzünü kaplayan o boğucu karalar ve içeride yardım bekleyen masum bir ses... Herkesin tüylerini diken diken eden o kaosun ortasında, gözlerini kırpmadan alevlerin üzerine yürürler. Onların mücadelesi sadece su sıkıp ateşi söndürmekten ibaret değildir. Depremlerde tonlarca beton yığınının altına giren, sel sularında sürüklenen bir arabanın içindeki bebeği çekip alan, trafik kazalarında demir yığınları arasında sıkışan bedenlere umut olan hep onlardır. Hatta bazen bir evin bacasına sıkışmış ürkek bir kuş, bir ağacın tepesinde mahsur kalmış korkmuş bir kedi için bile seferber olurlar. Onlar için canın küçüğü ya da büyüğü yoktur; can, canındır ve kutsaldır.

Bir itfaiyecinin vardiya değişimi, bizim hayatımızdaki sıradan bir saat dilimi gibi değildir. Her nöbet, aslında bilinmeze atılan bir adımdır. Evden çıkarken eşine ya da çocuğuna sarılan o kahramanlar, geri döneceklerinin garantisi olmadan binerler o araçlara. Gecenin en tatlı uykusunda, siren sesleriyle fırlayıp saniyeler içinde kıyafetlerini kuşanmak ve birkaç dakika içinde can pazarına atılmak, çelikten bir irade ve tarifsiz bir vatan, insanlık sevgisi gerektirir.

Tabii ki madalyonun bir de toplumsal yüzü var. İtfaiyecilik Haftası vesilesiyle sadece onlara teşekkür etmek yetmez; aynı zamanda bizim de birey olarak üzerimize düşen sorumlulukları hatırlamak zorundayız. Binalarımızın yalıtımından elektrik tesisatına, doğaya dikkatsizce fırlatılan sönmemiş bir izmaritten ormanlarımızı yok eden ihmallere kadar her şey, aslında bu kahramanların omuzundaki yükü artırır ya da azaltır. Unutmamalıyız ki; en başarılı itfaiye teşkilatı, en az yangına müdahale eden değil, toplumun bilinçlenmesi sayesinde çıkmayan yangınların gururunu yaşayan teşkilattır.

Gecenin en karanlık, alevlerin en acımasız olduğu anda kulağımıza çalınan o güven dolu "kurtulduk" sesinin arkasında hep onların nasırlı elleri, kararlı bakışları ve yorulmak bilmeyen yürekleri vardır. Görevi başında şehit olan tüm kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyor; alevlerin, enkazın ve karanlığın ortasında umut çiçekleri açtıran bütün itfaiye neferlerimize saygıyla eğiliyorum. İyi ki varsınız; çünkü siz varsınız ve bu dünya, sizin cesaretinizle hâlâ yaşanabilir bir yer.