Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri sadece iletişim biçimimiz değil, kendimize bakışımız da değişti. Eskiden insan kendisini yakın çevresindeki birkaç kişiyle kıyaslarken bugün dünyanın herhangi bir yerindeki birinin hayatını birkaç saniye içinde görebiliyor. Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren karşımıza başarılar, tatiller, yeni arabalar, kusursuz bedenler, mutlu ilişkiler ve gösterişli hayatlar çıkıyor.
Bir süre sonra insan ister istemez kendi hayatına dönüp “Ben neden bunlara sahip değilim?” diye sormaya başlıyor. Asıl tehlike de burada ortaya çıkıyor. Çünkü sosyal medya bize başkalarının hayatını göstermenin ötesinde, nasıl bir hayata sahip olmamız gerektiğini de dayatmaya başladı.
Bugün başarı kavramı bile büyük ölçüde görünür olmak üzerinden şekilleniyor. Çok para kazanmak, pahalı bir otomobile binmek, güzel yerlerde tatil yapmak, iyi görünmek ve bunların hepsini başkalarına göstermek neredeyse başarının ölçüsü haline geldi. Sessizce çalışan, ailesiyle huzurlu yaşayan, mütevazı bir hayat süren veya yaptığı işten memnun olan insan ise bu yeni düzende yeterince “başarılı” görünmeyebiliyor. Çünkü artık yaşadığımız şey kadar, onu nasıl gösterdiğimiz de önemseniyor. Hatta zaman zaman göstermek, yaşamaktan daha önemli hale geliyor.
Sorun şu ki sosyal medyada gördüğümüz hayatların büyük bölümü gerçeğin tamamını yansıtmıyor. İnsanlar başarısız oldukları onlarca günü değil, başarılı oldukları günü paylaşıyor. Tartışmalarını değil romantik akşam yemeklerini, borçlarını değil yeni aldıkları arabayı, mutsuz oldukları sabahları değil tatilde verdikleri güzel pozu gösteriyor. Biz ise kendi hayatımızın bütün sorunlarını bilirken, başkasının yalnızca seçilmiş birkaç saniyesini görüyoruz. Sonra kendi perde arkamızı başkasının vitriniyle karşılaştırıp mutsuz oluyoruz. Bundan daha adaletsiz bir kıyaslama olabilir mi?
Üstelik bu düzen tesadüfen oluşmuş değil. Sosyal medya platformlarının temelinde dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmak var. İlgi gösterdiğimiz içeriklerin benzerleri sürekli önümüze geliyor. Lüks yaşam videolarına baktıkça daha fazla lüks yaşam, kusursuz bedenlere baktıkça daha fazla kusursuz beden, başarı hikâyelerine baktıkça daha fazla başarı görüyoruz. Bir süre sonra herkes zengin, herkes güzel, herkes geziyor ve herkes hayatını çözmüş gibi görünmeye başlıyor. Gerçek hayatın sıradanlığı ise bunun yanında başarısızlık gibi hissettiriliyor.
Bunun sonucunda elimizde olanlardan memnun olmak da giderek zorlaşıyor. Bir zamanlar almak için aylarca çalıştığımız telefon, daha yeni modeli çıktığında gözümüzde eskiyor. Sahip olduğumuz araba, sosyal medyada daha iyisini gördüğümüzde değerini kaybediyor. Yaptığımız tatilden keyif alırken başka birinin çok daha gösterişli tatilini gördüğümüzde kendi mutluluğumuzu sorgulayabiliyoruz. Hatta fiziksel görünüşümüzü bile filtrelerden, profesyonel ışıklardan ve düzenlenmiş fotoğraflardan oluşan standartlarla karşılaştırıyoruz. Böyle bir yarışın kazananı olamaz. Çünkü her zaman daha zengin, daha güzel, daha başarılı veya daha popüler biri bulunacaktır.
Belki de asıl sorgulamamız gereken, neden bu yarışa bu kadar kolay dahil olduğumuzdur. Bir insanın değerini sahip olduğu otomobil, gittiği tatil, kazandığı para veya aldığı beğeni sayısı üzerinden ölçmeye başladığımızda yalnızca sosyal medyayı değil, kendi hayatımızı da bir vitrine dönüştürüyoruz. Mutlu olduğumuz için bir yere gitmek yerine gittiğimizi göstermek, güzel bir an yaşamak yerine o anın fotoğrafını çekmek, başarıdan keyif almak yerine başkalarının bunu görmesini beklemek giderek sıradanlaşıyor. Böylece hayatı yaşamak ile hayatı sergilemek arasındaki çizgi bulanıklaşıyor.
Elbette sosyal medyanın bütün sorumluluğunu platformlara yüklemek kolaycılık olur. Ekranı kaydıran parmak bizim. Kimi takip edeceğimize, neye değer vereceğimize ve gördüğümüz hayatları ne kadar ciddiye alacağımıza da biz karar veriyoruz. Belki biraz da kendi değer ölçülerimizi yeniden düşünmemiz gerekiyor. Başarı gerçekten başkasından daha fazla kazanmak mı? Mutluluk daha pahalı bir yerde tatil yapmak mı? Güzel olmak ekrandaki filtrelere benzeyebilmek mi? Yoksa başarı, insanın kendi şartları içinde ilerlemesi; mutluluk ise sürekli daha fazlasını aramadan sahip olduklarının da değerini görebilmesi mi?
Başkalarının hayatını izlemek hiçbir zaman bugünkü kadar kolay olmamıştı. Fakat belki de tam bu yüzden kendi hayatımıza bakmayı giderek unutuyoruz. Sürekli kimin bizden ileride olduğunu kontrol ederken, nereden nereye geldiğimizi göremiyoruz. Oysa herkes aynı ailede doğmuyor, aynı ekonomik şartlara sahip değil, aynı fırsatlarla karşılaşmıyor ve aynı zamanda başarıya ulaşmıyor. Hayatı tek bir yarış pistine çevirmek, insanın kendisine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biri.
Belki de artık başkalarının vitrinlerine biraz daha az, kendi hayatımıza biraz daha fazla bakmanın zamanı geldi. Çünkü sosyal medya bize her gün neye sahip olmadığımızı hatırlatıyor. Bizim ise zaman zaman telefonu kenara bırakıp neye sahip olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Aksi halde hayatımız boyunca başkalarının mutluluğunu izlerken kendi mutluluğumuzu fark edemeden yaşayabiliriz.