Bir internet sayfasının açılması birkaç saniye gecikince sinirleniyoruz. Kargomuz bir gün geç geldiğinde müşteri hizmetlerini arıyoruz.
Trafikte ışık yeşile döner dönmez önümüzdeki araç hareket etmezse kornaya basıyoruz. Mesaj gönderiyoruz, karşı taraf çevrim içi olduğu halde birkaç dakika cevap vermediğinde “Neden yazmadı?” diye düşünmeye başlıyoruz. Yemek siparişimiz gecikiyor, sabırsızlanıyoruz. Bir video uzun gelirse hızlandırıyoruz. Bir filmi bile bazen sahneleri atlatarak izliyoruz. Hayat hızlandıkça biz de hızlandık; fakat bu hızın içinde çok önemli bir şeyi kaybettik: Beklemeyi.
Teknoloji bize büyük bir kolaylık sağladı. Eskiden günler süren işler bugün birkaç dokunuşla halledilebiliyor. Bankaya gitmeden para gönderiyor, mağazaya gitmeden alışveriş yapıyor, dünyanın diğer ucundaki biriyle saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Bunların hepsi hayatımızı kolaylaştırdı. Ancak kolaylığa o kadar alıştık ki artık birkaç dakikalık gecikme bile tahammül sınırlarımızı zorlamaya başladı. Hız, hayatımızı kolaylaştıran bir imkân olmaktan çıkıp beklentilerimizi belirleyen bir ölçüye dönüştü.
Bunun en açık örneklerinden biri trafikte karşımıza çıkıyor. Birkaç dakika erken varmak uğruna şerit değiştirenler, kırmızı ışıkta sabırsızlananlar, önündeki araca sürekli korna çalanlar… Sanki herkesin acelesi var. Fakat çoğu zaman nereye yetiştiğimizi bile bilmiyoruz. Birkaç dakikayı kaybetmemek için birbirimizin huzurundan, güvenliğinden ve saygıdan vazgeçebiliyoruz. Belki de trafikte gördüğümüz öfke sadece yolların kalabalıklığından değil, beklemeye karşı geliştirdiğimiz tahammülsüzlükten kaynaklanıyor.
Alışveriş alışkanlıklarımız da bundan farklı değil. Bir ürünü bugün sipariş veriyorsak yarın kapımızda görmek istiyoruz. Aynı gün teslimat artık lüks değil, beklenti haline geliyor. Yemeğimizi söyledikten birkaç dakika sonra uygulamayı açıp kuryenin nerede olduğunu kontrol ediyoruz. Fakat ekrandaki küçük motosiklet simgesinin arkasında trafikte ilerlemeye çalışan gerçek bir insan olduğunu bazen unutuyoruz. Bizim birkaç dakika daha erken yemek yiyebilmemiz için bir başkasının daha hızlı gitmesini bekliyoruz. Hız talebimizin bedelini çoğu zaman başkaları ödüyor.
Daha düşündürücü olan ise bu alışkanlığın insan ilişkilerine de taşınması. Birine mesaj gönderiyoruz ve mümkün olduğunca hızlı cevap bekliyoruz. Mesaj görüldüyse ama yanıt gelmediyse bunu ilgisizlik olarak yorumlayabiliyoruz. Yeni tanıştığımız insanları birkaç görüşmede tanıdığımızı düşünüyor, ilişkilerin hemen şekillenmesini bekliyoruz. Küçük bir problem çıktığında çözmek için zaman vermek yerine uzaklaşmayı tercih edebiliyoruz. Çünkü tüketim alışkanlıklarımızdaki “hemen yenisini bul” anlayışı, farkında olmadan ilişkilerimize de sızıyor.
Başarı konusunda da aynı sabırsızlığı yaşıyoruz. Bir işe başlıyoruz, kısa sürede sonuç almak istiyoruz. Spor salonuna gidiyoruz, birkaç haftada değişim bekliyoruz. Sosyal medyada içerik üretiyoruz, hemen binlerce kişiye ulaşmak istiyoruz. Yeni bir meslek öğrenmeye başlıyoruz, birkaç ay içinde uzman olmayı bekliyoruz. Sonuç istediğimiz hızda gelmeyince de çoğu zaman kendimizden veya yaptığımız işten vazgeçiyoruz. Oysa gerçekten değerli olan birçok şey zaman ister. Bir meslekte ustalaşmak, güven oluşturmak, bir ilişkiyi sağlamlaştırmak, başarılı olmak veya bir hayali gerçekleştirmek birkaç dokunuşla gerçekleşmez.
Sosyal medya ise sabırsızlığımızı daha da besliyor. Birkaç saniye içinde onlarca farklı görüntü arasında geçiş yapıyoruz. Bir içerik ilk saniyelerde ilgimizi çekmezse hemen diğerine geçiyoruz. Uzun bir yazıyı okumak, uzun bir videoyu izlemek veya bir konu üzerinde dakikalarca düşünmek giderek daha zor geliyor. Sürekli değişen görüntülere alışan zihnimiz, gerçek hayatın yavaşlığı karşısında sıkılmaya başlıyor. Oysa hayatın kendisinde “geç” tuşu yok.
Belki de en büyük yanılgımız, hızlı olan her şeyin daha iyi olduğunu düşünmek. Hızlı yemek, hızlı teslimat, hızlı internet, hızlı iletişim, hızlı başarı… Elbette kimse gereksiz yere beklemek istemez. Ancak beklemek ile zaman kaybetmek aynı şey değildir. Bazen beklemek, bir şeyin olgunlaşmasına izin vermektir. Bir karar vermeden önce düşünmek, bir insanı tanımak için zaman geçirmek, sonuç alamadığımızda biraz daha çalışmak, öfkelendiğimizde hemen cevap vermemek de beklemenin parçalarıdır.
Bugün çocuklardan yetişkinlere kadar hepimiz hızın içinde yaşıyoruz. Fakat belki de gelecek nesillere öğretmemiz gereken en önemli şeylerden biri sabır olacak. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hayatın bazı şeyleri hızlandırılamaz. Bir çocuk bir gecede büyümez, güven birkaç mesajla kurulmaz, deneyim birkaç günde kazanılmaz, başarı her zaman ilk denemede gelmez.
Her şeyi hızlandırmayı başardık ama kendimize şu soruyu pek sormadık: Nereye yetişiyoruz?
Belki biraz yavaşlamaya ihtiyacımız var. Kırmızı ışığın geçmesini beklemeye, sırada birkaç dakika durmaya, mesajımıza hemen cevap gelmemesini normal karşılamaya, başladığımız bir işin sonucunu görmek için emek vermeye…
Çünkü hayatın güzel taraflarının büyük bölümü “hemen” gerçekleşmiyor.
Bazı şeyler bekledikçe değerleniyor, bazı insanlar zamanla tanınıyor, bazı başarılar yıllarca verilen emeğin ardından geliyor. Sabır belki de çağımızın en eski ama en çok ihtiyaç duyulan becerilerinden biri haline geldi.
Her şeyin hızlandığı bir dünyada bazen yapılabilecek en doğru şey, daha hızlı koşmak değil; biraz yavaşlamayı bilmektir.