İnsan yalnızca kaybettiklerine üzülmez. Bazen henüz gerçekleşmemiş, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ihtimallerin yasını tutar. Seçmediği mesleği, başlayamadığı işi, gidemediği şehri, kuramadığı hayatı ve yarım kalan hevesleri düşünür.

Bütün bunların merkezinde ise aynı soru vardır:

“Ya hayatım düşündüğüm gibi olmazsa?”

Çocukken geleceğin sınırsız olduğuna inanırız. İstediğimiz mesleği yapacağımızı, sevdiğimiz bir şehirde yaşayacağımızı, emeğimizin karşılığını alacağımızı düşünürüz. Hayatımızda bizi anlayan insanların bulunacağına, seveceğimiz ve sevileceğimiz bir yuva kuracağımıza inanırız. Gelecek, uzaktan bakıldığında güneşli bir ülke gibidir.

Büyüdükçe o ülkeye ulaşmanın sandığımız kadar kolay olmadığını görürüz.

Okullar biter ama belirsizlik bitmez. Diplomalar alınır fakat iş bulunamaz. İş bulunur, bu kez kazanılan para geçinmeye yetmez. İnsan sevmediği bir işi kaybetmekten korkacak hâle gelir. Hayaller yavaş yavaş hedef olmaktan çıkar, sürekli ertelenen ihtimallere dönüşür.

Aynı şey ilişkilerde de yaşanır. Hayatımıza giren bazı insanlarla uzun bir yol yürüyeceğimizi düşünürüz. Birlikte kurulacak sofraları, gidilecek şehirleri ve paylaşılacak yılları hayal ederiz. Fakat bazen yollar daha hikâye başlamadan ayrılır. Ortada yaşanmış büyük bir geçmiş yoktur ama yaşanabileceğine inandığımız bir geleceğin eksikliği kalır.

Bir süre sonra insan, kurduğu hayattan çok kaçırdığı hayatı düşünmeye başlar:

“Başka bir bölüm okusaydım ne olurdu?”

“O iş teklifini kabul etseydim bugün nerede olurdum?”

“Bu şehirden gitseydim hayatım değişir miydi?”

“Ona içimden geçenleri söyleseydim yanımda kalır mıydı?”

Bu soruların kesin bir cevabı yoktur. Yine de zihnimiz, yaşanmamış ihtimallerden kusursuz hayatlar kurar. Seçmediğimiz işin yorgunluğunu, taşınmadığımız şehrin yalnızlığını, başlamadığımız girişimin başarısızlık ihtimalini düşünmeyiz. Birlikte olamadığımız kişinin kusurlarını değil, onunla yaşayabileceğimiz güzel günleri hatırlarız.

Yaşanmayan hayatın kötü günleri yoktur. Bu yüzden zihnimizde hep güzel kalır.

Sonra kendi hayatımızı, hayalini kurduğumuz o kusursuz ihtimallerle karşılaştırırız. İşte asıl yorgunluk burada başlar.

Gelecek kaygısı yalnızca yarın ne olacağını bilememek değildir. Verdiğimiz emeğin karşılıksız kalacağından, yanlış seçimler yüzünden geç kalacağımızdan ve istediğimiz hayatı hiçbir zaman kuramayacağımızdan korkmaktır. İnsan bir noktadan sonra başarısız olmaktan çok, hiç başlayamamaktan endişe eder.

Çevremizde herkes ilerliyormuş gibi görünür. Biri yeni bir işe girer, biri başka bir ülkeye taşınır, biri ev alır, biri sevdiği insanla yeni bir hayat kurar. Biz ise olduğumuz yerde saydığımızı düşünürüz. Başkalarının ulaştığı yerlerle kendi yolculuğumuzu karşılaştırdıkça içimizde görünmez bir telaş büyür.

“Sıra bana ne zaman gelecek?”

Sosyal medya bu duyguyu daha da ağırlaştırır. İnsanların terfilerini, yolculuklarını, evliliklerini ve mutlu başlangıçlarını görürüz. Ancak o görüntülerin arkasındaki korkuları, borçları, tartışmaları, başarısız denemeleri ve yalnız geceleri bilmeyiz. Başkalarının hayatının en parlak anlarını, kendi hayatımızın en karanlık günleriyle kıyaslarız.

Böylece henüz yaşanmamış bir geleceğin acısını bugünden çekmeye başlarız.

Oysa hiçbir insan hayatın bütün ihtimallerini yaşayamaz. Her tercih, başka bir seçeneği geride bırakır. Bir şehirde kalmak başka bir şehre gidememek, bir mesleği seçmek başka bir hayattan vazgeçmek demektir. Bir insanla yürümeyi seçmek başka ihtimalleri geride bırakmayı, bazen birinden vazgeçmek ise onunla kurulabilecek geleceği uğurlamayı gerektirir.

Hayat biraz da seçmediğimiz yollarla ve yaşayamadığımız ihtimallerle vedalaşmayı öğrenmektir.

Fakat vedalaşmak, hayallerden tamamen vazgeçmek anlamına gelmez. Belki istediğimiz işe hemen giremeyiz ama kendimize yeni bir alan açabiliriz. Belki bugün başka bir şehre taşınamayız ama yarına hazırlanabiliriz. Belki yanımızda olmasını istediğimiz kişi artık hayatımızda değildir ama bu, bir daha sevemeyeceğimiz ya da sevilemeyeceğimiz anlamına gelmez.

Yaşamımızı bir anda değiştiremeyebiliriz fakat bulunduğumuz yerden küçük bir adım atabiliriz. Çünkü gelecek yalnızca büyük kararlarla değil, kimsenin görmediği küçük çabalarla da kurulur.

Her şeyin belirli bir yaşta tamamlanması gerektiği düşüncesi insanı hayattan uzaklaştırır. Oysa başarı için tek bir yaş, aşk için tek bir zaman, mutluluk için tek bir yol yoktur. Kimi erken başlar, kimi geç cesaret eder. Kimi düz bir yoldan ilerler, kimi defalarca yön değiştirir.

Geç kalmakla kendi zamanında ilerlemek aynı şey değildir.

Belki bizi yoran gelecek değil, geleceğin tam olarak istediğimiz gibi olması gerektiğine dair inancımızdır. Bugün son sandığımız bir kapı, yarın yeni bir başlangıcın eşiği olabilir. Kaybettiğimizi düşündüğümüz bir iş bizi kendimize daha uygun bir yola, biten bir ilişki ise kendimizi daha iyi tanıyacağımız bir döneme götürebilir.

Elbette belirsizlik kolay değildir. İnsan yarınını görmek, emeğinin karşılığını alacağını ve sevdiği insanların yanında kalacağını bilmek ister. Fakat hayat bazen bize güvence değil, yalnızca bir sonraki adımı gösterir.

Belki de ihtiyacımız olan şey bütün geleceği çözmek değil, bugünü kaygıya teslim etmeden yaşayabilmektir.

Hiç yaşanmamış ihtimallerin hüznü içimizde kalabilir. Ancak geçmişte seçmediğimiz yolları ve yanımızda kalmayan insanları düşünürken önümüzde açılan yeni başlangıçları kaçırmamalıyız. “Hayatım başka türlü olabilir miydi?” sorusuna takılıp kalmak yerine “Bugünden sonra neyi değiştirebilirim?” diye sormalıyız.

Çünkü insanın bütün ihtimalleri yaşaması mümkün değildir.

Ama nefes aldığı sürece yeni bir ihtimal yaratması mümkündür.