Hayatımızın bir döneminde hepimiz benzer cümleler kurmuşuzdur: "Şu işi bitireyim, sonra rahat ederim", "Biraz daha para kazanayım, o zaman mutlu olurum", "Yeni bir ev alayım, her şey düzelir" ya da "Terfi edince hayatım değişecek."
Farkında olmadan mutluluğu hep geleceğe erteliyor, bugünü ise yalnızca o güne ulaşmak için geçilmesi gereken bir durak gibi görüyoruz. Ancak beklediğimiz o gün geldiğinde, bu kez yeni hedefler belirliyor ve mutluluğu bir kez daha ileriye taşıyoruz. Böylece yaşamak yerine sürekli hazırlanıyor, mutlu olmak yerine mutlu olacağımız günü bekliyoruz.
Hayatımızın bir köşesinde hep buna benzer cümleler var. Mutluluğu bugünde değil, sürekli yarında arıyoruz. Sanki mutluluk, ulaşılması gereken bir durakmış gibi davranıyoruz. Oysa o durağa vardığımızda, bu kez önümüzde yeni bir durak beliriyor.
Modern hayat bize sürekli daha fazlasını istemeyi öğretiyor. Daha iyi bir iş, daha yüksek maaş, daha yeni bir telefon, daha büyük bir ev, daha gösterişli bir yaşam... Hedef koymak elbette kötü bir şey değil. İnsan, hayal kurarak ve emek vererek ilerler. Ancak sorun, mutluluğu sadece o hedeflere ulaştığımız gün yaşayacağımıza inanmamız.
Bugün birçok insanın aslında sahip olmak istediği şeylere sahip olduğunu görüyoruz. Yıllar önce hayalini kurduğu işi yapanlar, istediği evi alanlar, arabasına kavuşanlar... Ama yine de tam anlamıyla mutlu hissedemiyorlar. Çünkü insan, ulaştığı hedefe çok kısa sürede alışıyor ve gözünü yeni bir hedefe çeviriyor. Böylece mutluluk, sürekli ileriye taşınan bir tarihe dönüşüyor.
Sosyal medya da bu ertelemenin en büyük nedenlerinden biri haline geldi. Başkalarının en güzel anlarını izledikçe, kendi hayatımızı eksik görmeye başlıyoruz. Birinin tatili, diğerinin arabası, bir başkasının başarısı... Sürekli karşılaştırma yapan bir zihin, sahip olduklarını fark etmek yerine eksiklerine odaklanıyor. Böyle olunca mutluluk da hep bir adım ötede kalıyor.
Belki de en büyük yanılgımız, mutluluğun büyük olaylarla geleceğini düşünmek. Oysa hayatın en değerli anları çoğu zaman fark edilmeden geçip gidiyor. Aileyle edilen bir kahvaltı, dostlarla içilen bir çay, sağlıklı uyanılan bir sabah, uzun zamandır görülmeyen bir arkadaşla edilen sohbet... Bunlar sıradan gibi görünse de aslında hayatın gerçek zenginlikleri.
Elbette hayatın zorlukları var. Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, iş stresi ve belirsizlikler, insanın mutlu olmasını kolaylaştırmıyor. Kimse, bütün sorunları görmezden gelerek mutlu olunabileceğini iddia edemez. Ancak hayatın tüm yükünü omuzlarımızda taşırken bile küçük sevinçleri görmezden gelmek, yükü daha da ağırlaştırıyor.
Bir başka gerçek ise, mutluluğu hep "kusursuz bir hayat" ile eşleştirmemiz. Oysa kusursuz hayat diye bir şey yok. Her insanın görünmeyen mücadeleleri, gizlediği kaygıları ve çözmeye çalıştığı sorunları var. Dışarıdan mükemmel görünen hayatlar bile kendi içinde eksiklikler taşıyor. Buna rağmen biz, kendi perde arkamızı başkalarının vitrinleriyle kıyaslıyoruz.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Eğer bugün mutlu olmak için yeterli bir neden bulamıyorsam, yarın gerçekten bulabilecek miyim? Çünkü mutluluk, yalnızca şartların değişmesiyle değil, bakış açısının değişmesiyle de ilgilidir.
Hayatın anlamı sadece büyük başarılar, yüksek maaşlar ya da uzun hedef listeleri değildir. Bazen pencereyi açıp temiz havayı içine çekebilmek, sevdiklerinin sesini duyabilmek, sağlıklı bir şekilde yeni bir güne başlayabilmek bile başlı başına bir mutluluk sebebidir. Fakat bunları çoğu zaman, kaybettiğimizde fark ediyoruz.
Belki de mutluluğu yanlış yerde arıyoruz. Çünkü mutluluk, gelecekte bizi bekleyen bir ödül değil; bugünün içinde fark edilmeyi bekleyen küçük anların toplamıdır.
Hayaller kurmaya, hedefler belirlemeye ve daha iyisi için çalışmaya elbette devam edeceğiz. Ama bunu yaparken yaşamayı ertelememeliyiz. Çünkü hayat, sadece ulaşacağımız hedeflerden ibaret değil; o hedeflere giderken geçirdiğimiz günlerin de adıdır.
Belki de bugün kendimize verebileceğimiz en değerli hediye, "Mutlu olmak için daha neyi bekliyorum?" sorusunu samimiyetle cevaplayabilmektir. Çünkü bazen mutluluk, aradığımız yerde değil; fark etmeyi unuttuğumuz hayatın tam içindedir.