Uygur Türkleri başta olmak üzere Doğu Türkistan'da yaşayan Türk halklarının kültürel ve dini kimlikleri üzerindeki baskılara ilişkin iddialar yıllardır dünyanın gündeminde. Ancak uluslararası toplumun tepkisi, yaşananların ağırlığı karşısında hâlâ yetersiz kalıyor. Peki dünya, Doğu Türkistan'ı neden görmezden geliyor?
Bazı acılar vardır, dünyanın bir ucunda yaşanır ama insanlığın vicdanına dokunması gerekir.
Bazı zulümler vardır, sınırları aşar ve artık sadece bir ülkenin iç meselesi olmaktan çıkar.
Doğu Türkistan'da yaşananlar da işte böyle bir mesele.
Uygur Türkleri başta olmak üzere bölgede yaşayan Türk topluluklarının yıllardır kültürel, dini ve sosyal hakları konusunda ciddi baskılarla karşı karşıya kaldığına ilişkin çok sayıda rapor ve araştırma bulunuyor. Çin yönetimi ise uygulamalarını terör, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele politikaları çerçevesinde savunuyor.
Ancak ortada çok daha temel bir soru var:
Bir halkın dilini, kültürünü, inancını ve kimliğini koruma isteği neden bir güvenlik tehdidi olarak görülmeli?
Mesele sadece güvenlik mi?
Çin'in Doğu Türkistan politikalarını yalnızca güvenlik gerekçeleriyle açıklamak, bölgenin jeopolitik önemini görmezden gelmek olur.
Doğu Türkistan, Çin'in Orta Asya'ya ve Avrupa'ya açılan kapılarından biri.
Kuşak ve Yol Projesi açısından kritik kara ve enerji güzergâhlarının üzerinde bulunuyor. Bölgenin sahip olduğu petrol, doğal gaz, kömür ve diğer doğal kaynaklar da burayı Pekin açısından stratejik hale getiriyor.
Yani karşımızda sadece bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda jeopolitik ve ekonomik çıkarların kesiştiği bir coğrafya bulunuyor.
Belki de bu yüzden Doğu Türkistan'da yaşananları anlamak için sadece güvenlik politikalarına değil, haritaya da bakmak gerekiyor.
Kimlik kaybolursa geriye ne kalır?
Bir toplumun kimliği yalnızca nüfus kayıtlarında yazan etnik köken değildir.
Dilidir, inancıdır, gelenekleridir, müziğidir, ailesidir, çocuklarına anlattığı hikâyelerdir, kültürünü gelecek nesillere aktarabilme özgürlüğüdür.
İşte Doğu Türkistan konusunda en fazla endişe yaratan noktalardan biri de budur.
Bir halkın kültürel kimliğinin zaman içerisinde aşındırılması, yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de meselesidir.
Çünkü kültür bir kez kaybolduğunda onu yeniden oluşturmak kolay değildir.
Kamplar, gözetim ve ayrılık iddiaları
Doğu Türkistan'daki toplama veya "yeniden eğitim" kamplarına ilişkin haberler ve uluslararası raporlar yıllardır gündeme geliyor.
Çin yönetimi bu merkezleri mesleki eğitim ve aşırılıkla mücadele programları olarak tanımlasa da, çeşitli uluslararası kuruluşlar ve araştırmalar bu uygulamaların kapsamı ve niteliği konusunda ciddi eleştiriler yöneltiyor.
Ailelerinden uzak kalan insanlar...
Kimliği ve inancı nedeniyle baskı gördüğünü anlatan kişiler...
Kültürel uygulamalara getirildiği bildirilen sınırlamalar...
Yoğun gözetim...
Bütün bunlar insan hakları açısından cevaplanması gereken ciddi sorular ortaya çıkarıyor.
Ve insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Dünyanın farklı bölgelerinde insan hakları konusunda yüksek sesle konuşanlar, Doğu Türkistan söz konusu olduğunda neden daha sessiz?
Dünya neden bu kadar sessiz?
Belki de köşe yazısının en zor sorusu bu.
Çünkü uluslararası ilişkilerde ne yazık ki değerler kadar çıkarlar da konuşuyor.
Çin, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri.
Küresel ticarette devasa bir aktör.
Birçok ülkenin Çin'le milyarlarca dolarlık ticari ilişkisi bulunuyor.
Böyle bir tabloda ekonomik çıkarlar ile insan hakları arasında sıkışan ülkeler, çoğu zaman sert açıklamalar yapmak yerine diplomatik ifadeleri tercih ediyor.
Ama insan haklarının değeri, karşınızdaki ülkenin ekonomik gücüne göre değişmemeli.
Bir yerde zulüm varsa, failin güçlü veya zayıf olması meseleyi değiştirmemeli.
İnsan hakları, pazarlık konusu olmamalı.
Bu mesele düşmanlık değil, vicdan meselesidir
Doğu Türkistan'dan söz ederken Çin halkını hedef almak ya da herhangi bir millete karşı düşmanlık üretmek doğru değil.
Eleştirilmesi gereken Çin halkı değil, insan hakları ihlalleriyle ilgili iddialar ve bunlara yol açan devlet politikalarıdır.
Türkiye'nin ve Türk dünyasının Doğu Türkistan konusunda daha güçlü bir diplomatik duyarlılık göstermesi gerektiğini düşünmemin nedeni de budur.
Çünkü konu sadece soydaşlık üzerinden okunacak kadar basit değil.
Bugün Uygur Türklerinin yaşadığı sorunlar üzerinden konuşuyor olabiliriz. Ama yarın dünyanın başka bir yerinde başka bir halk aynı sorunla karşı karşıya kalabilir.
Eğer insan haklarını savunacaksak bunu seçerek yapmamalıyız.
Ses çıkarmak savaş istemek değildir
Doğu Türkistan konusunda konuşmak Çin'le savaş istemek değildir.
Bir ülkenin toprak bütünlüğünü tartışmak da değildir.
Mesele çok daha temel:
İnsanların kimliklerini, kültürlerini, inançlarını ve temel haklarını özgürce yaşayabilmesi.
Türkiye'nin yapması gereken de bu konuda uluslararası hukuku ve diplomatik kanalları kullanarak daha güçlü bir ses ortaya koymak olabilir.
Çünkü bazen bir halkın ihtiyacı olan şey, onun adına savaşacak bir ülke değil; onun sesinin duyulmasını sağlayacak güçlü bir diplomatik iradedir.
Doğu Türkistan'da yaşayan insanların sesini duymak için aynı dili konuşmamıza gerek yok.
Aynı coğrafyada yaşamamıza da gerek yok.
Sadece insan olmamız yeterli.
Bugün dünyanın dört bir yanında savaşlar, krizler ve ekonomik hesaplar konuşuluyor.
Ama bütün bu karmaşanın içinde unutulmaması gereken bir gerçek var:
Bir halkın acısı, dünyanın gündeminden düştüğünde ortadan kalkmaz.
Doğu Türkistan da unutulmamalı.
Uygur Türklerinin yaşadığı sorunlar gündemde tutulmalı.
İnsan hakları ihlali iddiaları bağımsız ve şeffaf biçimde araştırılmalı.
Ve dünya, ekonomik çıkarları ile vicdanı arasında seçim yapmak zorunda kaldığında artık vicdanını susturmamalı.
Çünkü tarih, sadece zulmü yapanları değil, zulüm karşısında sessiz kalanları da hatırlar.