İsrail-Türkiye arasındaki gerilim, Ortadoğu'daki güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde daha fazla dikkat çekiyor. Türkiye'nin önündeki en güçlü seçenek ise gerilimi tırmandırmak değil; diplomasi, iletişim ve caydırıcılığı aynı anda kullanabilmek.
Ortadoğu yine bildiğimiz Ortadoğu...
Sınırlar tartışılıyor, ittifaklar değişiyor, yeni hesaplar yapılıyor. Dün birbirine mesafeli duran ülkeler bugün aynı masada buluşabiliyor, dün stratejik ortak görülen ülkeler ise bugün birbirini rakip olarak değerlendirebiliyor.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler de bu yeni dönemin en önemli başlıklarından biri.
Son dönemde iki ülke arasındaki stratejik rekabetin özellikle Suriye ve bölgesel güvenlik başlıklarında daha görünür hale geldiğine ilişkin değerlendirmeler yapılıyor.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Bence cevabı sadece bugünün siyasetiyle vermek mümkün değil.
Binlerce yıllık devlet aklı
Türklerin tarihine baktığımızda farklı coğrafyalarda kurulmuş devletler, değişen şartlar ve farklı güç mücadeleleri görüyoruz. Fakat değişmeyen önemli bir anlayış var:
Güçlü olmak ama gücü gerektiği yerde kullanmak.
Diplomasi kapısını açık tutmak, karşı tarafla iletişim kurmak, masadan kalkmamak elbette önemlidir. Çünkü savaşın kazananı kadar kaybedeni de vardır.
Türkiye'nin bugün yapması gereken de bence tam olarak budur.
Ne gerilimden korkup geri çekilmek...
Ne de her gerilimde savaş çığlığı atmak.
Türkiye, barış için diplomasiyi; güvenlik için caydırıcılığı aynı anda masada tutabilmelidir.
Çünkü güçlü bir devletin en önemli özelliği, savaşmayı istemesi değil; savaşmak zorunda kaldığında kendisini savunabilecek kapasiteye sahip olmasıdır.
"Her Türk asker doğar" sözü ne anlatıyor?
"Her Türk asker doğar" sözü, yalnızca bir slogan olarak görülmemeli.
Bu sözün arkasında, toplumun ülkesini ve bağımsızlığını koruma iradesine ilişkin güçlü bir tarihsel hafıza var.
Bugün de Türkiye'nin güvenliğine yönelik bir tehdit olduğunda milletin ortaya koyacağı iradeyi kimsenin hafife almaması gerekir.
Ancak bu irade, savaş istemek anlamına gelmez.
Tam tersine...
Savaşı önlemenin en önemli yollarından biri, gerektiğinde kendini savunabilecek kadar güçlü olmaktır.
Türkiye'nin bugün geldiği noktada savunma sanayisinin önemi de burada ortaya çıkıyor.
Kartların yeniden dağıtıldığı masa
Ortadoğu'da kartlar yeniden dağıtılıyor.
Suriye'deki gelişmeler, Gazze savaşı, İran merkezli güvenlik dengeleri, Doğu Akdeniz ve yeni bölgesel iş birlikleri, eski dengelerin artık aynı şekilde devam etmediğini gösteriyor. Bölgedeki ittifakların daha akışkan hale geldiğine ilişkin analizler de bu dönüşüme dikkat çekiyor.
Böyle bir ortamda Türkiye'nin elindeki en önemli kartlardan biri de savunma sanayisi.
İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, hava savunmasından çeşitli mühimmat ve platformlara kadar genişleyen yerli savunma kapasitesi, Türkiye'nin dış politikadaki hareket alanını da güçlendiren unsurlardan biri haline geliyor.
Üstelik Türkiye'nin savunma sanayisindeki gelişimi artık yalnızca Ankara'nın değil, bölgedeki diğer aktörlerin de dikkatle takip ettiği bir konu. NATO'nun Ankara Zirvesi sürecinde Türkiye'nin askeri kapasitesi ve savunma sanayisi özellikle öne çıkan başlıklardan biri oldu.
İşte bu nedenle savunma sanayisini sadece silah üretimi olarak görmek büyük bir hata olur.
Savunma sanayisi aynı zamanda stratejik bağımsızlık demektir.
Güçlü olmak, ilk kurşunu atmak değildir
Türkiye'nin İsrail'le yaşayabileceği sorunların çözümü için ilk seçenek elbette iletişim ve diplomasi olmalıdır.
Çünkü iki ülkenin doğrudan çatışması yalnızca Türkiye ve İsrail'i değil, bütün bölgeyi daha büyük bir kaosun içine sürükleyebilir.
Fakat diplomasinin güçlü olabilmesi için arkasında caydırıcı bir güç bulunması gerekir.
Masada konuşurken güçlü olmak...
Gerektiğinde "Buraya kadar" diyebilmek...
Ülkenin hava sahasını, sınırlarını ve vatandaşlarını koruyabilecek kapasiteye sahip olmak...
İşte gerçek güç biraz da budur.
Türkiye'nin önümüzdeki dönemde ihtiyacı olan şey hamaset değil, akıl ve güç dengesidir.
Türkiye bu oyunda sadece izleyen olmamalı
Ortadoğu'da yeni bir dönem başlıyor.
Bunu görmek için uzman olmaya gerek yok.
Yeni ittifaklar kuruluyor, yeni güvenlik mimarileri tartışılıyor ve bölgesel aktörlerin ağırlıkları yeniden hesaplanıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen yeni savunma iş birliği gibi gelişmeler de bölgedeki güvenlik mimarisinin değiştiğini gösteriyor.
Türkiye bu yeni dönemde sadece gelişmeleri izleyen ülke olmamalı.
Masada olmalı.
Sözünü söylemeli.
Diplomasisini güçlü tutmalı.
Ve en önemlisi, kendi güvenliğini başkasının insafına bırakmamalı.
Çünkü tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi:
Barışı isteyen devlet, önce barışını koruyabilecek güce sahip olmalı.
Türkiye'nin bugün yaptığı savunma sanayisi yatırımlarının gerçek anlamı da burada.
Mesele savaşmak değil.
Mesele savaşın hiç yaşanmaması için yeterince güçlü olabilmek.
Ve eğer bir gün ülkenin bağımsızlığına, güvenliğine veya milletin varlığına yönelik ciddi bir tehdit ortaya çıkarsa...
O zaman Türkiye'nin ne yapabileceğini herkesin bilmesi.
Kartlar yeniden dağıtılırken Türkiye, elindeki kartların değerini artık çok daha iyi biliyor.