Birine yardım ettiğinizde “Seni kullanırlar” diyorlar. Hakkınız olmayan bir şeye el uzatmadığınızda “Bu devirde böyle yaşanmaz” diye uyarıyorlar.

Verdiğiniz sözü tuttuğunuzda, borcunuza sadık kaldığınızda ya da bir başkasının hakkını gözettiğinizde sizi takdir etmek yerine “fazla iyi niyetli” buluyorlar.

İyi olmak, ne zamandan beri küçümsenecek bir özellik hâline geldi?

Eskiden dürüstlük insanın en büyük sermayesi sayılırdı. Sözüne güvenilen kişinin toplumda itibarı olurdu. Komşuluk, dostluk ve ticaret güven üzerine kurulurdu. İnsanlar çocuklarına “Akıllı ol” derken kurnazlığı değil, doğruyu yanlıştan ayırabilmeyi öğretirdi.

Bugün ise “akıllı olmak” ile “işini bilmek” kavramlarının anlamı değişiyor. Kuralları aşan, başkasının sırasına giren, hakkı olmayanı alan ve insanları kendi çıkarı için kullanan kişilere bazen becerikli gözüyle bakılıyor. Dürüst davranan kişi ise hayatı bilmemekle suçlanıyor.

Kurnazlık zekâ, kabalık özgüven, bencillik ise güç zannediliyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Çünkü bir toplum kötülüğü yalnızca cezalandırmayıp aynı zamanda ödüllendirmeye başladığında, iyilik giderek savunmasız kalır. İnsanlar yardım etmekten, güvenmekten ve el uzatmaktan çekinir. “Bana ne?” anlayışı yaygınlaşır. Herkes kendi kapısının önünü düşünürken ortak hayatın temelleri sessizce aşınır.

Elbette iyi insan olmak, her söylenene inanmak veya yapılan her haksızlığa sessiz kalmak değildir.

İyilik ile saflığı birbirinden ayırmak gerekir. Saflık, kötülüğü tanımamaktır. İyilik ise kötülüğü tanıdığı hâlde ona benzememeyi seçmektir.

İyi insan gerektiğinde “hayır” demeyi bilir. Kendisine yapılan haksızlığa karşı çıkar. Sınırlarını korur, hesabını sorar ve hakkını savunur. Fakat bütün bunları yaparken karşısındaki insanın onurunu çiğnemez. Kendisini kullandırmamak için vicdanından vazgeçmez.

Bizim sorunumuz, iyi insanların fazla olması değil; iyiliği zayıflık olarak görenlerin giderek çoğalmasıdır.

İş hayatında dürüst çalışan kişinin emeği görmezden geliniyor, başkalarının üzerinden yükselen kişi başarılı sayılabiliyor. Trafikte sırasını bekleyen sürücü dakikalarca beklerken emniyet şeridini kullanan kişi önüne geçebiliyor. Günlük hayatta hakkını gözeten değil, sesini en fazla yükselten kazançlı çıkabiliyor.

Bunları gördükçe insanlar “Demek ki doğru davranarak bir yere varılmıyor” düşüncesine kapılıyor.

İşte bu düşünce, toplumun geleceği açısından son derece tehlikelidir.

Çünkü çocuklarımıza dürüst olmalarını söyleyip dürüst insanları küçümseyen bir düzen kuramayız. Bir yandan “Kul hakkı yemeyin” deyip diğer yandan hak yiyerek yükselenleri alkışlayamayız. Hem güvenilir insanlar arayıp hem de iyi niyetli kişilere “saf” diyemeyiz.

Toplumdaki güven kaybı bir anda ortaya çıkmaz. Küçük görülen her haksızlık, tutulmayan her söz ve karşılıksız bırakılan her iyilik bu kaybı biraz daha büyütür. Sonunda hiç kimse kimseye inanmaz hâle gelir. Her kapıya kilit, her alışverişe sözleşme, her ilişkinin içine şüphe girer.

Oysa hayat yalnızca çıkar hesabıyla sürdürülemez.

İnsan bazen karşılık beklemeden yardım eder. Bazen kimse görmese de doğru olanı yapar. Bazen kazanabileceği hâlde başkasının hakkına girmemeyi seçer. Bunlar saflık değil; karakter meselesidir.

İyi olmak kolay değildir. Kötülüğün sıradanlaştığı bir ortamda iyi kalabilmek cesaret ister. Haksız kazancın normalleştirildiği yerde dürüst yaşamak omurga ister. Herkesin yalnızca kendisini düşündüğü bir zamanda başkasının derdini önemsemek güçlü bir vicdan ister.

Bu nedenle iyi insanlara “saf” demekten vazgeçmeliyiz.

Asıl saflık, başkalarını ezerek kazanılan her şeyin insanı gerçekten mutlu edeceğine inanmaktır. Asıl kayıp, birkaç küçük çıkar uğruna güveni, dostluğu ve insanlığı harcamaktır.

İyi insanlar belki her zaman ilk kazanan olmayabilir. Ancak toplumları ayakta tutanlar hâlâ onlardır.

Çünkü dünya kurnazların gürültüsüyle değil, iyi insanların sessizce taşıdığı vicdanla dönüyor.