Her depremden sonra aynı cümleleri kuruyoruz. “Geçmiş olsun”, “Allah beterinden saklasın”, “Önlemler artırılacak.” Sanki bu topraklar bizi ilk kez sallıyormuş gibi bir şaşkınlık… Sanki yaşadığımız acıların hafızası yokmuş gibi bir rahatlık… Her şey bittiğinde, sirenler sustuğunda, enkazlar kaldırıldığında yine eski düzene geri dönüyoruz.

Son yaşanan depremler, bize bir kez daha şu gerçeği tokat gibi yüzümüze çarptı:

Biz depremin ne zaman olacağını değil, neyin yıkılacağını konuşmak zorundayız.

Neden Aynı Hataların İçindeyiz?

Bu ülke, fay hatlarıyla birlikte yaşıyor. Anadolu, dünyanın en hareketli coğrafyalarından biri. Bu bilgi yeni değil; üç bin yıldır biliniyor. Ama biz hâlâ, bina altına dükkân açıldığında, kolon kesildiğinde, imar affı çıktığında, göz yumulduğunda aynı acıları yaşayacağımızı görmezden geliyoruz.

Deprem kader değil; kader dediğimiz şey ihmalin üstünü örten bir örtüye dönüşüyor.

Dünya Gidiyor, Biz Hâlâ Toplanma Alanını Bulamıyoruz

Teknoloji çağındayız. Japonya 8.0 büyüklüğündeki depremde ayakta kalmanın yolunu bulmuş. Bizde ise hâlâ tartışılan şeyler: toplanma alanlarının AVM’ye dönüştürülmesi, şehir meydanlarına dikilen rezidanslar, “bir şey olmaz abi” kültürü…

Deprem bilimciler aylardır uyarıyor. Ama biz hâlâ deprem çantası hazırlamayı bile “yarın bakarız” diyerek erteliyoruz.

Bugün Değişmezsek, Yarın Yine Aynı Acıyı Konuşacağız

Son depremler bize bir tokat attı ama bu tokadın izi üç gün sürmeyecek; sürmemeli. Her sarsıntı, bize geleceğin kapısını aralamak için bir fırsat aslında. Ama biz o kapının önünde hâlâ terlik arıyoruz.

Bu ülkenin artık günü kurtaran politikalara değil, geleceği planlayan bir iradeye ihtiyacı var.

Son Söz

Bu topraklarda yaşamak güzeldir ama bedeli de vardır. Deprem, ülkenin gerçeğidir; kaçamayız. Ama hazırlıklı olursak o gerçek bizi korkutmaz.

Her sarsıntıdan sonra aynı cümleleri kurmak istemiyorsak, artık kalıcı bir değişimin kapısını aralamalıyız. Çünkü toprak sallanmayı bilir… asıl mesele bizim ayakta durmayı öğrenmemiz.