Toplumun görünmeyen, fakat her an ensemizde hissettiğimiz o amansız kronometresi yine çalışıyor. Ne zaman evleneceksin? Ne zaman iş sahibi olacaksın? Ne zaman kendi evine geçeceksin?

Hayat, bireyin kendi ritmiyle yürüdüğü bir yolculuk olmaktan çıkıp, önceden belirlenmiş milestone’ların (kilometre taşlarının) belirli yaş aralıklarına sıkıştırıldığı bir maratona dönüştü.

Toplumun sırtımıza yüklediği bu "zamanında başarma" baskısı, günümüz insanını sürekli bir geç kalmışlık hissiyle baş başa bırakıyor.

İşin acı yanı, bu zaman baskısı ve ardı arkası kesilmeyen beklentiler, bir süre sonra bünyede ciddi bir duyarsızlaşma yaratıyor.

Mitolojideki Cassandra’nın trajedisini hatırlayın: Doğruyu söyleyen, gelecekteki tehlikeleri ve hakikatleri bağıra bağıra haykıran ama kimsenin inanmadığı, duymamazlıktan geldiği o bahtsız figür...

Bugünün insanı da benzer bir kehanet yorgunluğunun içinde. Geleceğe dair yapılan uyarılara, toplumsal çöküşlere, ekonomik risklere ya da kişisel hayatındaki o aşikâr gerçeklere karşı bir tür duygusal felç yaşıyor.

Hakikati duyuyoruz, üstelik farkındayız; ama toplumsal gürültü ve sabırsızlık o kadar yüksek ki, çareyi duyarsızlaşmakta ve gidişatı görmezden gelmekte buluyoruz.

Bu toplumsal sabırsızlık, bireysel hayatta yıkıcı bir ivme kazanıyor. Artık kimsenin bir şeylerin olgunlaşmasını bekleyecek tahammülü yok.

Çıraklığı yaşamadan ustalık, emek vermeden sonuç, zaman tanımadan başarı isteniyor. Oysa meyve bile dalında zamanıyla tatlanır.

Sürekli bir "hemen şimdi" dayatması, bireyin kendi içsel zamanını tahrip ediyor.

Erken ya da geç kalmış olmak, tamamen başkalarının kurguladığı hayali bir takvimin illüzyonundan ibarettir.

Kendi hikâyesini yazmak isteyen insan, önce toplumun elindeki o sabırsız kronometreyi durdurmak zorundadır.

Aksi halde, başkalarının beklentilerini yetiştirme telaşıyla koşarken, geç kaldığımız tek şey kendi hayatımız olacaktır.