Yüzyıllar öncesinden, Ege’nin mavi sularına gömülmüş antik bir hikâye fısıldar kulağımıza. Usta mimar Daidalos, oğlu İkaros ile birlikte hapsedildikleri o karmaşık Labirent’ten kaçabilmek için tüylerden ve balmumundan iki çift kanat tasarlar. Kaçıştan hemen önce babanın oğluna tembihi nettir: “Çok yüksekten uçma, güneş balmumunu eritir; çok alçaktan uçma, deniz kanatlarını ağırlaştırır.”
Sınırları çizilmiş, riskleri hesaplanmış, konforlu ve güvenli bir rota...
Yani tam da toplumun, sistemin ve gündelik hayatın bizden talep ettiği o "makul" denge.
Peki sonra ne olur?
İkaros gökyüzünün büyüsüne, rüzgârın getirdiği o sonsuz özgürlük hissine kapılır. Babasının tembihini de Labirent’in güvenli duvarlarını da unutur.
Yükselir, yükselir...
Güneşe dokunacak kadar yaklaşır. Ve nihayetinde balmumu erir, kanatlar dağılır, İkaros serin sulara düşer.
Mitoloji bu hikâyeyi genellikle bir "hırs ve itaat etmeme" trajedisi olarak anlatır. Ama bugün dönüp sokağa, insan hikâyelerine, hayatın tam ortasına baktığımızda başka bir soru yükseliyor:
İkaros gerçekten sadece bir hata mı yapmıştı?
Labirent’in Güvenli Duvarları
Gündelik yaşamda etrafımız İkaros’un babası gibi bizi korumak isteyen ama bir yandan da sınırlarımızı çizen seslerle doludur.
“Çok öne çıkma, dikkat çekersin.”
“Risk alma, elindekini de kaybedersin.”
“Herkes nasıl yaşıyorsa öyle yaşa.”
Sosyolojik açıdan bakıldığında toplum, kendi düzenini korumak için "vasatlığı" ve "güvenliği" kutsar. Ortalamada kalmak, Labirent’in koridorlarında başı öne eğik yürümek her zaman daha az sancılıdır.
Sistem, kendi sınırlarının dışına taşanları, farklı bir söz söyleyenleri, ezber bozan hayalleri olanları ve rutinin dışına çıkanları pek sevmez.
Çoğu zaman, tutkusunun peşinden gidip başarısız olan birini gördüğümüzde içten içe o acımasız cümleyi kurarız: "Zaten belliydi, çok açılmıştı."
Oysa o "açılan" insanlar olmasa; sanatta, düşüncede, yaşamın kendisinde yeni bir patika açmak mümkün olabilir miydi?
Düşerken Bile Güneşi Görmek
Varoluşçu felsefe, insanın kendi anlamını yarattığı eylemler üzerine durur. İkaros’un hikâyesini trajik kılan şey onun düşüşü gibi görünse de, onu ölümsüz kılan şey o düşüşten hemen önceki birkaç dakikadır.
O, gökyüzünün en yüksek noktasında, güneşin sıcaklığını yüzünde hissettiği o anı yaşadı. Güvenli ama sıradan bir ömrü Labirent’te tamamlamak yerine, balmumundan kanatlarla da olsa göğe yükselmeyi göze aldı.
Elbette her tutkulu çıkış bir zaferle sonuçlanmaz. Hayatta hayalleri yarıda kalan, kurduğu işi batan, inandığı değerler uğruna yalnızlaşan ya da toplumun normlarına sığmadığı için kenara itilen binlerce modern İkaros var.
Kanatları eridiği için eleştirilen, düştüğü için yargılanan insanlar...
Ama o insanların hiçbiri "keşke hiç uçmasaydım" demez.
Çünkü güneşe bir kez bu kadar yakın bakmış biri için artık gökyüzü, sadece başını kaldırıp izlediği tavan olmaktan çıkmıştır.
Sıradanlığa Karşı Bir Selam
Hayat, sırf düştü diye İkaros’u suçlayanların değil; düşmeyi göze alıp o kanatları takanların omzunda yükseliyor.
Labirent’in güvenli koridorlarında, rüzgârı hiç hissetmeden yaşayıp gitmek bir tercihtir. Ancak balmumunun eriyeceğini bile bile, sırf gökyüzünün kokusunu içine çekmek ve güneşe dokunmak için havalanan o ayrıksı insanlara cesaretlerinden dolayı borçluyuz.
Günün sonunda belki hepimiz birer ölümlüyüz ve hepimizin kanatları kırılgan.
Ama asıl mesele, kanatların erimesi değil; o kanatlarla nereye kadar uçmayı göze aldığımızdır.
Sınırların ötesine bakmaktan korkmayan, düşerken bile göğe bakan tüm "ayrıksı" ruhlara selam olsun.