Hayatta 'bunu kaldıramam' dediğimiz her yükün altında zamanla yürümeyi öğreniyoruz. Peki, acıya, kayıplara ve nankörlüğe alışabilmek insanı hayatta tutan bir mucize mi, yoksa hissettiklerimizi yavaş yavaş eksilten sessiz bir yenilgi mi?
"İnsan her şeye alışan bir yaratıktır ve sanırım insanın en iyi tanımı budur."
Dostoyevski, Ölü Evinden Anılar’da bu cümleyi kurarken aslında insan türünün en büyük savunma mekanizmasını ve aynı zamanda en derin trajedisini özetliyordu.
Hayatımızın bazı dönemlerinde öyle eşiklerden geçeriz ki, o anın ağırlığı altında ezilirken zihnimiz fısıldar: "Bunu kaldıramam."
İçimizi yakan ilk büyük kayıpta, hiç beklemediğimiz birinden yediğimiz ilk ağır nankörlükte, hayallerimizin un ufak olduğu o ilk kırılma anında dünya dursun isteriz.
O acının, o hayal kırıklığının bir sonu yokmuş gibi gelir. "Ben bu yükle yaşayamam, bu sızıyla sabahı edemem" deriz.
Ama zaman geçer. Güneş yine Adana'nın üzerineden doğar, çay demlenir, telefonlar çalar, hayat o devasa heybetiyle üzerimize akmaya devam eder.
Ve bir gün, bir de bakmışız ki "asla yaşayamam" dediğimiz o acıyla yan yana oturmuş, işimize gidiyoruz. O büyük felaket, gündelik hayatın sıradan bir detayına dönüşmüştür.
İşte insan olmanın en sarsıcı gerçeği buradadır: Biz her şeye alışırız.
Alışmak Bir Kurtuluş mu, Bir Kayıp mı?
Zihin, hayatta kalabilmek adına en şiddetli fırtınayı bile zamanla bir arka plan gürültüsüne dönüştürür. Acıyı uyuşturur, aciliyeti söndürür.
Eğer bu adaptasyon yeteneğimiz olmasaydı, karşılaştığımız ilk büyük kayıpta veya betrayal’da aklımızı yitirebilirdik.
Bu açıdan bakıldığında alışmak, doğanın bize sunduğu bir lütuftur.
Peki ya madalyonun diğer yüzü?
Sorun şu ki, insan zihni seçici bir uyuşma sağlayamaz. Acıya alışırken, heyecana da alışırız. Nankörlüğe alışırken, güvenme yetimizi kaybedişimize de alışırız.
İlk ihanette dünyası yıkılan insan, beşinci ihanette sadece omuz silker.
Acıya ve hayal kırıklıklarına kazandığımız bu bağışıklık, bizi dirençli kılıyor gibi görünür ama içten içe duygusal dünyamızı çoraklaştırır.
Ruhumuz nasır tutar. Ve nasır, sadece acıyı değil, incelikleri ve sevinçleri hissetmemizi de engeller.
Sıradanlaşan Yangınlar
Hayatın bizi getirdiği bu "her şeye alışma" durağında, sadece kötü şeyleri değil, mucizeleri de sıradanlaştırırız.
İlk heyecanlar, ilk tutkular, ilk büyük sevinçler de tıpkı acılar gibi zamanın o törpüleyen çarkında düzleşir.
"Bunu da atlatamam" dediğimiz her şeyi atlattıkça güçlendiğimizi sanırız. Oysa çoğunlukla yaptığımız şey güçlenmek değil; eksilmektir.
Bir parçamızı o acının eşiğinde bırakıp, kalanıyla yola devam etmeyi öğrenmektir.
Günün sonunda, başımızı yastığa koyduğumuzda geriye şu soru kalır:
Her şeye alışabilmek bizi hayatta tutan bir mucize mi, yoksa hissetme yetimizi yavaş yavaş elinden alan sessiz bir yenilgi mi?
Çünkü en büyük tehlike acı çekmek değil; bir gün o acının bile bizi heyecanlandırmayacak, yakmayacak kadar sıradanlaşmasıdır.