Mitolojiyi bilirsiniz; bazen bin sayfalık felsefe külliyatının anlatamadığı o çıplak gerçeği tek bir hikayeyle yüzümüze çarpar. Tanrıların en büyük cezayı reva gördüğü Sisyphos’un hikayesi de tam olarak böyledir.

Ceza basittir ama zalimcedir: Sisyphos, devasa bir kayayı bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkaracaktır.

Tam tepeye ulaştığı, "Bitti" dediği o an, kaya kendi ağırlığıyla aşağı yuvarlanır.

Ve Sisyphos, her şeye yeniden başlamak için dağdan aşağı iner. Bu döngü, sonsuza kadar sürer.

Peki, bu eski zaman masalı neden bugün canımızı bu kadar yakıyor?

Çünkü her sabah çalan o aynı alarm sesinde, her gün yürüdüğümüz o aynı tekdüze yollarda, her ay ödenen o aynı faturalarda ve her akşam anahtarı çevirip girdiğimiz o sessiz evlerde hepimiz birer Sisyphos’uz.

Modern hayat, bizi her gün aynı kayayı yukarı taşımaya mahkum etti. Pazartesi başlattığımız o kaya, cuma günü tepeye ulaşıyor; hafta sonu aşağı yuvarlanıyor ve pazartesi sabahı kendimizi yeniden o dağın eteğinde buluyoruz.

Tam bu noktada, insanı çıldırtan bir soru fısıldıyor zihnimiz: “Tüm bu çaba ne için?"

Eğer her şey en başa dönecekse, bu anlamsız döngüyü neden sürdürüyorum?”

İşte tam bu karanlık dehlizde, Albert Camus omzumuza dokunuyor. Camus, Sisyphos’u bir zavallı olarak görmez.

Aksine, onun bir "başkaldırı kahramanı" olduğunu söyler. Onun gözünde

Sisyphos’un en özgür, bilincinin en açık olduğu an; kayanın aşağı yuvarlandığı ve onun o dağdan aşağıya, başlangıç noktasına doğru yürüdüğü o kısa andır.

Neden mi?

Çünkü Sisyphos aşağı inerken kaderini bilir. Kayanın tekrar yuvarlanacağını, bu işin hiçbir zaman bitmeyeceğini, hayatın ona hazır bir "anlam" sunmadığını idrak etmiştir.

Ama buna rağmen yürür.

Tanrılara inat, kadere inat, o kayayı tekrar omuzlamak için aşağı iner. Onun bu yürüyüşü, anlamsızlığa karşı verilmiş en büyük asil cevaptır.

Camus’nün o meşhur cümlesiyle biter analiz: "Tepelere doğru tek başına didinmek, bir insan yüreğini doldurmaya yeter.

Sisyphos’u mutlu hayal etmek gerekir."

Bizler, modern zamanın Sisyphos’ları, hayatın bize altın tepside büyük, ışıltılı ve hazır anlamlar sunmasını bekliyoruz. Bir mucize olsun, o kaya tepede sabit kalsın istiyoruz.

Oysa hayatın sırrı, kayanın tepede durmasında değil; onu yukarı taşırken hissettiğimiz o rüzgarda, döktüğümüz terde ve her şeye rağmen "Buradayım ve yaşamaya devam ediyorum" diyebilme cesaretimizde gizli.

Hayat, doğası gereği bize hazır bir anlam vaat etmiyor. Anlam, gökten düşen bir şey değil; bizim o anlamsız rutinin içinden tırnaklarımızla kazıyarak çıkardığımız bir sanat eseri.

Eğer her sabah aynı kayayı dağa çıkarıyorsak ve bunun bilincindeysek; o kaya artık bizi cezalandıran bir yük değil, bu evrende var olduğumuzun en somut kanıtıdır.

Yarın sabah o alarm tekrar çaldığında, dağın eteğine doğru yürürken aynaya bakın ve kendinize hatırlatın: Kaya aşağı yuvarlanmış olabilir, ama dağ hala bizim ve o kayayı omuzlayacak irade hala sadece bize ait.

Sisyphos’u mutlu hayal edin. Kendinizi de.