Mitoloji, insan ruhunun binlerce yıl geçse de değişmeyen o karanlık dehlizlerini önümüze seren muazzam bir aynadır. Bu aynanın en parlak ama bir o kadar da ürpertici hikayelerinden biri Frigya Kralı Midas’a aittir.

Hani şu her şeye gücü yeten, zenginliğin ve ihtişamın zirvesindeki kral... Kendisine sunulan o meşhur dilek hakkını hiç düşünmeden, büyük bir hırsla kullanır:

"Dokunduğum her şey altına dönüşsün!"

İlk başlarda her şey rüya gibidir. Midas bahçesindeki taşlara, ağaç dallarına dokunur; hepsi birer saf altın külçesine dönüşür.

Dünyanın en zengin insanı olmuştur artık. Fakat akşam yemeği için masaya oturduğunda hırsının yarattığı o soğuk hapishaneyle yüzleşir.

Ekmeğe uzanır, ekmek altına dönüşür; dişini kırar. Suya dokunur, su boğazından akmayan, donmuş bir metal parçası haline gelir.

Açlık ve susuzluk içinde kıvranırken, dünyadaki tüm hazinelerden daha çok sevdiği kızına sarılmak ister. Ancak ona dokunduğu an, kızı kollarının arasında buz gibi, cansız bir altın heykele dönüşür.

Midas, her şeyi altına çevirme gücünü elde etmiştir ama karşılığında hayatındaki tüm sıcaklığı, canlılığı ve gerçek sevgiyi feda etmiştir.

Şimdi binlerce yıl sonrasına, bugüne dönelim ve dürüstçe kendimize soralım: Bizler modern zamanın Midasları değil miyiz?

Günümüz insanı olarak biz de dokunduğumuz, temas ettiğimiz her şeyi bir şekilde "altına" dönüştürmeye, yani metalaştırmaya çalışıyoruz.

Hayatın o sade, samimi ve kendiliğinden güzel olan anlarını kendi doymak bilmez egomuz, statü hırsımız ya da sosyal medyadaki onaylanma arzumuz için kurutuyoruz.

Bir fincan sıcak kahvenin, dostla edilen derin bir sohbetin tadını çıkarmak yerine; onu hemen dijital dünyanın "altını" sayılan beğenilere, izlenmelere tahvil etmek için soğutuyoruz.

Hobilerimizi, ruhumuzu dinlendiren o saf kaçış alanlarımızı bile "Buradan nasıl para kazanırım, nasıl bir statü elde ederim?" diyerek ticari birer metaya dönüştürüyoruz.

İlişkilerimizi, dostluklarımızı adeta birer hisse senedi gibi yönetiyor; insanlara sevgileri için değil, bize katacakları "değer" için dokunuyoruz.

Tıpkı Midas gibi, her şeyi parlatmaya, her şeyi daha değerli ve gösterişli kılmaya çalışırken; hayatın o can damarı olan samimiyeti, huzuru ve gerçek insan sıcaklığını kendi ellerimizle donduruyoruz.

Etrafımız pırıl pırıl parlayan başarılar, lüks eşyalar, yüksek statüler ve dijital takdirlerle doluyor dolmasına...

Ama günün sonunda masaya oturduğumuzda, ruhumuzu doyuracak tek bir lokma gerçek sevgi bulamıyoruz.

Kollarımızı uzattığımızda, dokunup içimizi ısıtacak o samimiyet çoktan cansız bir heykele dönüşmüş oluyor.

Midas’ın trajedisi, elindekinin değerini ancak onu tamamen kaybettiğinde anlayan insanın zamansız cezasıdır.

Hayat, dokunduğumuz her şeyi paraya, güce ya da gösterişe dönüştürdüğümüzde değil; o şeylerin kendi doğal sıcaklığına, kusurlarına ve sadeliğine saygı duyabildiğimizde güzeldir.

Yarın bir dosta sarılırken, bir bardak çay içerken ya da sessiz bir anın tadını çıkarırken Midas’ı hatırlayın.

Bırakın bazı şeyler sadece "olduğu gibi" kalsın.

Altına dönüştüremediğiniz, pırıltısıyla göz almayan ama ruhunuzu ısıtan o sıradan anların kıymetini bilin.

Çünkü hayatın en büyük zenginliği, dokunduğun her şeyi altına çevirmek değil; altından çok daha değerli olan o insani sıcaklığı kalbinde koruyabilmektir.