Son model mutfak robotları, işleri saniyeler içinde halleden çamaşır ve bulaşık makineleri, tek tıkla kapımıza gelen alışverişler, şehri bir uçtan bir uca bağlayan hızlı trenler… Modern dünya bize sürekli aynı vaatte bulunuyor: "Sizin yerinize biz hallediyoruz, böylece size daha çok zaman kalacak."

Peki, gerçekten öyle mi oluyor?

Şöyle bir çevrenize bakın; ya da en iyisi bir aynaya bakın. Hangimizin bir yerlere yetişmekten nefesi kesilmiyor?

Hangimiz günü bitirdiğinde "Bugün de hiçbir şeye vaktim yetmedi" diye iç geçirmiyor?

Büyüklerimizin elektriğin, suyun bile evlerin içine yeni yeni girdiği, her işin insan gücüyle ve ağır aksak yapıldığı o eski günlerde nasıl olup da komşusuna kahveye, akrabasına ziyarete, kendine dinlenmeye vakti oluyordu?

Üstelik o günlerin saatleri de yine 24 saatti, bugünün saatleri de…

Demek ki eksilen ya da hızlanan zamanın kendisi değil, bizim o zamanın içini doldurma biçimimiz.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıp bize vakit kazandıracaktı; ancak kazandığımız o her kıymetli saniyeyi, daha çok koşturmak, daha çok üretmek ve daha çok tüketmek için harcadık.

Hız, modern dünyanın bir dinamiği haline geldi. Artık yavaşlayan, duran ya da sadece anı seyreden insan, sistemin gözünde "geride kalmış" sayılıyor.

Bir yemeğin tadını yavaşça çıkarmak yerine ayaküstü atıştırıyor; bir dostun sesini duymak yerine kısa bir mesajla geçiştiriyoruz.

Hızlandıkça hafifleyeceğimizi sandık ama aksine, o hızın yarattığı rüzgarda ruhumuzu geride bıraktık.

Sorun belki de zamanı "yönetmeye" çalışmamızda. Çünkü insan, yönettiğini iddia ettiği şeyin kölesi olur.

Ajandalar dolusu planlar, saat saat bölünmüş sorumluluklar arasında unuttuğumuz bir şey var: Zaman yönetilmesi gereken bir şirket değil, yaşanması gereken bir nehirdir.

Nehrin akışına karşı sürekli kürek çekmek ve onu kontrol etmeye çalışmak sadece bizi yorar.

Bugün kendimize şu soruyu sorma vakti: Hayatımızı bu kadar hızlandırırken, acaba yaşamayı mı ıskalıyoruz?

Saatimize bakıp bir sonraki randevuya, bir sonraki işe yetişmeye çalışırken; tam şu an, avuçlarımızın içinden akıp giden o biricik saniyeyi ne yapıyoruz?

Belki de zamanı kovalamayı bırakıp, onun bizi yakalamasına izin vermeliyiz.

Bazen sadece durarak, derin bir nefes alarak ve o "yetişilemeyen" dünyaya kısa bir mola vererek…

Çünkü hayat, vardığımız menzilde değil, o menzile giderken aldığımız nefeslerde saklı.