Tarih yaprakları 25 Haziran’ı gösterdiğinde, Anadolu’nun dört bir yanındaki evlerde, aşevlerinde ve mahalle meydanlarında ocaklar yine o en tanıdık, o en çok içimizi ısıtan gelenek için uyandı. Muharrem ayının o manevi iklimi, sinesinde binbir çeşit farklılığı barındırıp tek bir lezzete dönüşmenin, yani paylaşmanın en somut nişanesi olan Aşure Günü ile taçlandı.
Peki, nedir sahiden aşure? Sadece buğdayın, nohudun, kuru fasulyenin, kayısının, incirin ve nar tanelerinin bir araya geldiği, damaklarımızı şenlendiren tatlı bir yiyecek mi? Asla. Aşure, bu toprakların, yani Anadolu’nun sosyolojik ve kültürel haritasının mutfakta vücut bulmuş halidir.
Birbirine hiç benzemeyen, karakterleri, tatları, sertlikleri bambaşka olan; tarlada yan yana bile büyümemiş onlarca farklı malzemenin aynı kazanda, aynı ateşte sabırla pişmesidir aşure. İşin sırrı şuradadır: Hiçbir malzeme o kazanın içinde kendi kimliğini kaybetmez. Nohut yine nohuttur, kayısı yine kayısı. Ama hepsi birbirinin tadını bozmadan, aksine birbirini büyüterek, destekleyerek muazzam bir lezzet ahengi oluşturur. Tıpkı bizler gibi… Farklılıklarımızla bir arada, yan yana, omuz omuza durduğumuzda ne kadar büyük, ne kadar zengin ve ne kadar sarsılmaz bir bütün olduğumuzun yüzyıllardır kaynayan ilanıdır bu lezzet.
Geçtiğimiz günlerde Adana’nın ilçelerinde kaynayan o kazanlar, aslında tam da bu yüzden sadece sofralarımıza bereket değil, doğrudan ruhumuza ve toplumsal bağlarımıza şifa oldu. Kozan’da, Feke’de, Saimbeyli’de ve Adana’nın her bir sokağında tüten o buharda hep aynı samimiyet vardı.
Kozan Belediye Başkanı Mustafa Atlı’nın cuma namazı çıkışında Hoşkadem’den Ramazanoğlu Camii’nde kurulan kazanların başına bizzat geçmesi, kepçeyi eline alıp hemşehrilerine kendi elleriyle aşure ikram etmesi sıradan bir belediye faaliyeti değildir. O kepçenin her sallanışı sokağı, belediyeyi, camiyi, yaşlıyı, genci ve çocuğu birbirine bağlayan dev bir gönül köprüsüdür.
Ekonomik olarak dar boğazlardan geçtiğimiz, insanların hayat telaşı ve koşturmaca arasında birbirine selam vermekte bile bazen tereddüt ettiği, bireyselleşmenin bizi yalnızlaştırdığı şu modern çağda, komşunun kapısını çalıp uzatılan bir kâse sıcak aşurenin kıymeti hangi maddi değerle ölçülebilir? O kâsenin içindeki her bir tanede fedakarlık vardır, sabır vardır, "ben açken komşum tok yatmasın" diyen o muazzam medeniyet bilinci vardır.
Aşure, bize tek tip olmayı değil, çok sesli bir senfoni gibi bir arada yaşamayı öğütler. Buğdayın sabrını, şekerin tatlı dilini, narın bereketini taşır evlerimize. 25 Haziran’da başlayan bu bereket ikliminin, içinden geçtiğimiz sıcak yaz günlerinde yüreklerimizi ferahlatmasını diliyorum.
Eskilerin o köklü, o içten duasıyla bitirelim sözü:
Kazanlarımız her daim birlik, beraberlik ve dirlik için kaynasın. Aşurenin bereketi evlerimize, iş yerlerimize, sofralarımıza ve en çok da birbirimize karşı katılaşan kalplerimize dolsun. Rabbim ağzımızın tadını, huzurumuzu ve bu topraklara has kadim dostluğumuzu daim eylesin. Aşure Günümüz mübarek, dayanışmamız sonsuz olsun.