Sabah gözümüzü açar açmaz telefona uzanıyoruz. Daha yataktan kalkmadan cevaplanacak mesajlar, yapılacak işler, hatırlatmalar karşılıyor bizi.

Günün ilk dakikalarında bile başkalarının beklentileri çoktan sıraya girmiş oluyor. Bizim nasıl uyandığımızı, o gün neye ihtiyacımız olduğunu düşünmek ise sonraya kalıyor.

O “sonra” bazen hiç gelmiyor.

İş yerinde bir arkadaşın ricasını geri çeviremiyoruz. Aileden gelen bir isteği ertelersek mahcup hissediyoruz. Yorgun olduğumuz hâlde bir buluşmaya katılıyor, konuşacak hâlimiz yokken uzun bir telefon görüşmesini sürdürüyoruz. Gün bittiğinde pek çok kişinin işini kolaylaştırmış oluyoruz. Ancak okumak istediğimiz kitap aynı sayfada, çıkmak istediğimiz yürüyüş başka bir akşamda kalıyor.

Üstelik bütün bunların ardından kendimize kızıyoruz: “Bugün de kendime zaman ayıramadım.”

Oysa mesele yalnızca zamanı iyi kullanıp kullanamamakla açıklanabilir mi?

Birçoğumuz başkalarını düşünmenin önemini öğrenerek büyüdük. Sofrada son lokmayı almamak, büyüklere karşı çıkmamak, misafiri memnun etmek, yardım isteyenin elini boş çevirmemek… Birlikte yaşamayı güzelleştiren bu davranışların yanında, kendi ihtiyacımızı nasıl dile getireceğimizi her zaman öğrenemedik. “Ayıp olmasın” cümlesini kolayca kurarken “Bugün çok yorgunum” demekte zorlandık.

Böylece bazı ilişkilerde anlayışlı olmak, sürekli alttan almak anlamına gelmeye başladı. Uyumlu insan, programını değiştiren kişiye dönüştü. Güvenilir çalışan, mesai bittikten sonra da telefonu açan kişi oldu. Ailede herkesin derdini dinleyen birinin kendi derdini anlatacağı zaman ise çoğu kez bulunamadı.

Bir işi sürekli üstlendiğinizde, zamanla o işin size ait olduğu düşünülüyor. İlk başta teşekkür edilen bir yardım, bir süre sonra beklenen bir göreve dönüşebiliyor. Bir gün yapamayacağınızı söylediğinizde de şu soruyla karşılaşabiliyorsunuz: “Sen eskiden böyle değildin.”

Belki eskiden de yoruluyordunuz. Yalnızca söylemiyordunuz.

Telefonlarımız bu beklentileri günün her saatine taşıyor. Bir mesaja hemen cevap vermediğimizde açıklama yapma ihtiyacı duyuyoruz. Çevrim içi görünmek, konuşmaya hazır olmakla eş tutulabiliyor. Evde oturmak ise boş vakit sahibi olmakla… Sanki insanın evinde hiçbir şey yapmadan geçireceği bir akşamın korunmaya değer bir tarafı yokmuş gibi.

Elbette herkesin zamanı üzerinde aynı ölçüde söz hakkı bulunmuyor. Geçinmek için uzun saatler çalışan, evin bakımını üstlenen, çocuğuyla ya da hasta yakınıyla ilgilenen birine “Biraz kendini düşün” demek kolay. Asıl soru, o insanın kendine ayırabileceği zamanı yaratmak için sorumluluğu kimin paylaşacağı.

Bu nedenle kendimize geç kalma meselesini konuşurken evdeki iş bölümüne de bakmalıyız, iş yerindeki beklentilere de. Sürekli aynı kişinin fedakârlığıyla yürüyen bir düzenin ne kadar adil olduğunu sormalıyız. Birinin dinlenebilmesi, bazen diğerinin elini taşın altına koymasına bağlıdır.

Kendi payımıza da küçük bir soruyla başlayabiliriz: En son ne zaman bir isteği kabul etmeden önce gerçekten yapabilecek durumda olup olmadığımızı düşündük?

Her ricaya hemen cevap vermek zorunda hissetmeden biraz durabilmek… Yorgunluğumuzu anlatırken uzun savunmalar hazırlamamak… Sevdiğimiz bir insana “Bugün dinlenmeye ihtiyacım var” diyebilmek… Bunların ilişkilerimizde bir yeri olmalı.

Çünkü gönülsüzce verilen sözler, ertelenen ihtiyaçlar ve biriken yorgunluk zamanla aramıza sızıyor. Sevdiğimiz insanlara bile tahammülümüz azalırken bunun nedenini bazen kendimiz de anlayamıyoruz. Oysa günlerdir, belki aylardır kendi sesimizi duyacak kadar durmamış oluyoruz.

Bu akşam yapılacaklar listesinin sonuna yine kendimizi yazmayalım. Belki kısa bir yürüyüş, sessizce içilen bir çay ya da yarım kalan birkaç sayfa için yer açalım. Ve evde biri bunları yapabilsin diye bekliyorsa, biraz da onun yükünü alalım.

Hayatın içinde birbirimize yetişmeye çalışırken, kendimizin de bu hayatın bir parçası olduğunu unutmayalım.