Sabah uyanıyoruz, daha evden çıkmadan aklımızda yetiştirilmesi gereken işler, ödenecek faturalar, cevap bekleyen mesajlar var.
Kahvaltı sofrasında akşamı, işe giderken ay sonunu düşünüyoruz. Gün henüz başlamışken zihnimizde saatlerce yol almış oluyoruz.
Sonra biri “Nasılsın?” diye soruyor.
“Yorgunum” diyoruz.
Bu kısa cevabın içinde neler var, çoğu zaman açmıyoruz. Karşımızdaki de kendi yorgunluğuyla başını sallıyor. Konuşma orada bitiyor; anlaşılmış mı oluyoruz, yoksa birbirimize anlatacak gücü mü bulamıyoruz, belli değil.
Yorgunluğu genellikle yapılan işin miktarıyla açıklıyoruz. Uzun mesai, yoğun trafik, ev işleri… Elbette bunların her birinin ağırlığı var. Fakat insanı beklemek de yorabiliyor. Bir başvurudan cevap beklemek, borcunu nasıl ödeyeceğini düşünmek, verdiği emeğin karşılığını alıp alamayacağını bilememek… Dışarıdan bakıldığında hareketsiz görünen bir hayatın içinde de büyük bir çaba bulunabiliyor.
Üstelik bu çabanın önemli bir kısmı görünmüyor.
Evde neyin eksildiğini hatırlamak, çocuğun ihtiyacını düşünmek, yaşlanan anne babanın işlerini takip etmek, aile içinde kimse üzülmesin diye kelimelerini tartmak… Günün sonunda tamamlanmış işler kadar, ertesi güne taşınan sorumluluklar da kalıyor. Koltuğa oturuyoruz ama zihnimizdeki yapılacaklar listesi ayakta.
Bütün bunların üzerine bir de nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin beklentiler ekleniyor. İşimizde başarılı, evimizde ilgili, arkadaşlıklarımızda neşeli olmamız bekleniyor. Kendimize zaman ayırmalı, iyi görünmeli, gündemi takip etmeli, geleceğimizi planlamalıyız. Sanki bir günün içine birkaç ayrı hayat sığdırabiliriz.
Yapamadığımızda ise hesabı çoğu zaman kendimize kesiyoruz: Daha disiplinli olsaydım, daha erken kalksaydım, zamanımı daha iyi kullansaydım…
Peki, gerçekten her eksik kalan iş kişisel bir kusurun sonucu mu?
Uzun saatler çalışan birine zaman yönetimi tavsiye etmek kolay. Geçim hesabıyla uykusu kaçan birine “Biraz kendine vakit ayır” demek de öyle. Ancak dinlenebilmek için zamana, güven duygusuna ve sorumlulukları paylaşacak insanlara da ihtiyaç var. Bunlara herkes aynı ölçüde ulaşamıyor.
Bu nedenle yorgunluk üzerine konuşurken hayatın nasıl düzenlendiğine de bakmalıyız. İş yerinde mesai bittikten sonra ulaşılabilir olmak zorunda mıyız? Evde bakım ve gündelik işler kimlerin omzunda? Bir insanın değeri neden bu kadar sık ürettikleriyle, kazandıklarıyla ve yetişebildikleriyle ölçülüyor?
Bu soruların cevabını aramadan bütün çözümü kişinin kendisinden beklemek, zaten taşıdığı yükün üzerine bir de “Kendini toparlama” görevi ekliyor.
Elbette hepimizin durmayı, sınır koymayı, yardım istemeyi öğrenebileceği alanlar var. Fakat yardım istemenin karşılık bulduğu ilişkiler de kurmamız gerekiyor. “Sen halledersin” dediğimiz kişiye bazen “Neresinden tutayım?” diye sormak, vereceğimiz uzun öğütlerden daha anlamlı olabilir.
Belki kendimize de aynı dürüstlükle yaklaşmalıyız. Bugün ne kadar iş bitirdiğimizi sayarken ne kadar kaygı taşıdığımızı, kaç kişinin ihtiyacını düşündüğümüzü, hangi belirsizliklerle uğraştığımızı hesaba katmalıyız.
Her yorgunluğun aynı nedeni, her insanın aynı yükü yok. Ama birbirimizin hayatına biraz daha dikkatle bakabiliriz.
Bir dahaki sefere biri “Yorgunum” dediğinde hemen “Kim değil ki?” diye karşılık vermesek mesela.
“En çok ne yoruyor seni?” diye sorsak.
Ve cevabını dinleyecek kadar dursak.