“Pazar günü nereye gidelim?” diye soruyoruz. İçimizden biri Yumurtalık’ta deniz kenarında oturmayı öneriyor. Tam kaçta çıkacağımızı konuşurken bir başkası “Pozantı’da hava güzel olursa yaylaya gidelim” diyor. Gitmişken uğranacak yerler, kahvaltı edilecek mekânlar derken akşam gruba bir mesaj düşüyor: “Yarın için kesinleşen bir şey var mı?” Herkes bir yer önermiş, kimse evden kaçta çıkacağını bilmiyor.
Oysa ilk öneri geldiğinde deniz kenarında oturmaya hepimizin gönlü vardı. Fikrimizi değiştiren, Yumurtalık’ta hoşumuza gitmeyen bir şey değildi. Pozantı da güzeldi. Kararı zorlaştıran bazen tam da bu: İki iyi seçenek arasında kalmak. Birini seçtiğimizde ötekinin nasıl geçeceğini hiç öğrenemeyeceğiz.
Bir pazar gezisinde bunun bedeli küçük; yaylaya haftaya da gidebiliriz. Meslek seçerken aynı tereddüt insanın önünde yıllarca durabiliyor. Eli işe yatkın birini düşünün. Bir ustanın yanında çalışıp meslek öğrenmek istiyor. Yakınlarından biri “Sen insanlarla iyi anlaşırsın, satış işini düşün” diyor. Bir başkası düzenli maaşı olan bir işi tavsiye ediyor. Kendi dükkânını açarsa kimseye bağlı kalmayacağını söyleyen de çıkıyor. Derken kendini dükkân kiralarını araştırırken, iş ilanlarına bakarken, hiç aklında olmayan mesleklerin kazancını hesaplarken buluyor. Birkaç hafta önce neyi denemek istediğini biliyordu. Şimdi ise çevresindeki herkese neden onların önerdiği işi seçmediğini anlatmaya çalışıyor.
Meslek konuşurken sorularımızın çoğu birbirine benziyor: “Ne kadar kazanırsın? İş bulabilir misin? İleride kendi işini kurabilir misin?” Geçinmek zorunda olan biri için bunlar elbette önemli. Ama “Sen nasıl bir iş gününün sonunda eve memnun dönersin?” diye pek sormuyoruz. Kimi için arızalı bir makineyi yeniden çalıştırmanın sevinci var. Kimi gün boyu farklı insanlarla konuşabildiği bir işte kendini iyi hissediyor. Mesleklerin maaşlarını yan yana yazabiliyoruz da o mesleği her sabah yapacak insanın mizacını hesabın neresine koyacağımızı bilemiyoruz.
Üstelik herkesin deneme imkânı aynı değil. Ailesinden bir süre destek alabilen biri işe girip birkaç ay sonra “Bana göre değilmiş” diyebilir. Eve gelir götürmesi gereken bir başkası için aynı cümlenin bedeli ağırdır. İkincisinin uzun uzun düşünmesini kolayca kararsızlık diye yorumlayabiliyoruz. Oysa bazen insan ne istediğini gayet iyi bilir; asıl düşündüğü, seçimi yanlış çıkarsa ikinci bir şansının olup olmayacağıdır.
Gezi planlarına dönersek, orada hesaba katmadığımız başka bir şey var: O gün evden niçin çıkmak istiyoruz? Haftalardır görüşmediğim bir arkadaşımla yola koyulacaksam benim için iyi bir gezinin ölçüsü, kaç yer gördüğümüzden önce onunla rahatça konuşabilmektir. Fakat daha yolda giderken “Şuraya da yetişir miyiz?” hesabı başlarsa, ilk oturduğumuz yerden çayımızı bitirmeden kalkarız. Akşam eve döndüğümüzde telefonumuzda beş ayrı manzaranın fotoğrafı vardır ama arkadaşımın yolun başında anlatmaya çalıştığı meselenin sonunu duymamışımdır.
Sanırım seçenek bolluğu en çok, kendi ölçümüzü unuttuğumuzda yoruyor bizi. Başkalarından fikir almak, aklımıza gelmeyen bir mesleği tanımak, güzel bir gezi rotası keşfetmek elbette kıymetli. Fakat bir noktadan sonra gelen her yeni öneri, ne istediğimizi biraz daha belirsiz bırakıyorsa durup ilk isteğimizi hatırlamakta fayda var.
Bir insan, hoşuna giden mesleği denemek için dünyadaki bütün işlerin kendisine göre olmadığını kanıtlamak zorunda değil. Tıpkı güzel bir pazar geçirmek için Adana’dan çıkılan bütün yolları karşılaştırmak zorunda olmadığımız gibi. Bazen içimizden biri “Ben denizi özledim” der. Öteki de “Ben de seni özledim, gidelim” diye cevap verir. O pazar için bundan iyi bir gerekçe aramaya değer mi?