Bir dönemin anne ve babalarının dinlediği arabesk şarkılar, bugün Z kuşağının en çok yöneldiği müzik türleri arasında yer alıyor.
Bir şarkı düşünün… Yıllar önce çıkmış, belki siz çocukken annenizin, babanızın evde dinlediği, belki bir yolculukta radyodan kulağınıza çalınan bir şarkı. O zamanlar sözlerini çok da anlamadığınız, hatta biraz fazla hüzünlü bulduğunuz o şarkı, bugün bir gencin kulaklığında dönüp duruyor.
Şimdi dönüp bakıyorum da ne çok şey değişmiş. Kasetlerden dijital platformlara, radyolardan Spotify listelerine geçtik. Şarkılar değişti, dinleme biçimlerimiz değişti ama insanın içinde biriken duygular pek değişmedi galiba.
Spotify verilerine göre arabesk dinlemelerinde yüzde 435'lik bir artış var. Üstelik bu dinlemelerin yüzde 77'si 30 yaş altındaki gençlere ait. Yani bizim eski dediğimiz şarkılar, bugünün gençleri için hiç de eski değil. Onlar Müslüm Gürses'i, Bergen'i, Ferdi Tayfur'u belki de bizim onları keşfettiğimizden çok daha farklı bir yerden keşfediyor.
Peki neden?
Belki de gençler, bizim yıllar önce dinlediğimiz şarkılarda bugün kendi hikâyelerini buluyor. Müslüm Gürses'in “Nilüfer”ini dinlerken bir ayrılığı, “Affet” derken içlerinde biriktirdikleri pişmanlıkları düşünüyorlar. Bergen'in “Acıların Kadını”nda kırgınlıklarını, Ferdi Tayfur'un “Bana Sor” şarkısında anlatamadıkları dertlerini buluyorlar. İbrahim Tatlıses'in “Mutlu Ol Yeter”i ise bazen insanın söyleyemediği bir vedanın yerine geçiyor.
Şarkıların yaşı var ama hislerin yaşı yok.
Bir de işin saat 18.00 meselesi var. Araştırmalarda arabesk dinlemelerinin özellikle bu saatte zirveye çıktığı belirtiliyor. Okul bitmiş, mesai sona ermiş, herkes evine dönüyor. Gün boyunca yetişmeye çalıştığımız işler, cevaplamak zorunda kaldığımız mesajlar, görmezden geldiğimiz sorunlar… Akşam oluyor ve insan biraz kendisiyle baş başa kalıyor.
Belki de o saatlerde kulaklıkların takılmasının nedeni tam olarak bu. Dışarıdaki sesleri susturup içerideki sesleri dinlemek…
Bir düşünün, gün boyunca güçlü görünmeye çalışan bir genç, akşam eve dönerken kulaklığından Müslüm Gürses dinliyor. Belki kimseye anlatamadığı bir kırgınlığı var. Belki geleceğini düşünüyor, belki iş bulamamaktan, istediği hayatı kuramamaktan korkuyor. Belki de hiçbir büyük sorunu yok ama kendisini anlatacak birini bulamıyor. O sırada bir şarkının sözleri ona “Ben de böyle hissediyorum” dedirtiyor.
Aslında bu duyguyu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Biz de zaman zaman bir şarkıya tutunmadık mı? Birini unutmaya çalışırken aynı şarkıyı defalarca dinlemedik mi? Bazen bir sözün içinde kendimizi bulup dakikalarca aynı nakarata takılı kalmadık mı?
Ancak bugünün gençlerinin yükü biraz daha farklı. Ekonomik kaygılar, gelecek belirsizliği, eğitim ve iş hayatındaki rekabet, sosyal medyada sürekli başkalarının hayatlarına bakmak… Herkes mutlu, herkes başarılı, herkes bir yerlere yetişmiş gibi görünürken insanın kendi hayatını sorgulaması kaçınılmaz oluyor. Bir de bütün bunların arasında gerçek bir sohbetin, samimi bir dostluğun, karşılıklı dinlemenin giderek zorlaştığını düşünün.
Belki de arabesk tam burada devreye giriyor. Çünkü arabesk hiçbir zaman yalnızca aşkı anlatmadı. Haksızlığı, çaresizliği, özlemi, kaybetmeyi, hayal kırıklığını ve yeniden ayağa kalkma çabasını da anlattı.
Ama bir şeyi birbirine karıştırmayalım. Arabesk dinleyen her genç mutsuz, yalnız ya da umutsuz değil. İnsan bazen sırf sevdiği için de dinler. Bazen bir melodiyi, bazen bir sesi, bazen de geçmişten gelen bir duyguyu sever. Müzik tercihlerinden insanların ruh sağlığına dair kesin sonuçlar çıkarmak doğru değil. Yine de bu kadar büyük bir ilginin bize düşündürdüğü şeyler var.
Benim asıl merak ettiğim şu: Gençler neden kendilerini anlatmak için yıllar önce yazılmış şarkılara bu kadar yakın hissediyor?
Belki de onlara yeni şarkılardan çok, eski şarkıların samimiyeti dokunuyor. Belki de bir zamanlar “Acıların Kadını” diye anılan Bergen'in sesi, bugün kendi acısını kimseye anlatamayan bir gence eşlik ediyor. Belki Müslüm Gürses'in “İtirazım Var” şarkısındaki o itiraz, bugünün gençlerinin de içinde biriktirdiği itirazlara tercüman oluyor.
Bence burada müziği değil, gençleri konuşmalıyız. Onlara arabesk dinledikleri için üzülmek ya da bu ilgiyi geçici bir heves olarak görmek yerine, ne hissettiklerini sormalıyız. Birlikte konserlere gitmeli, tiyatroya, sinemaya, kültür sanat etkinliklerine katılabilecekleri alanlar yaratmalıyız. En önemlisi de onları gerçekten dinlemeliyiz.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan şey nasihat değil, sadece anlaşılmaktır.
Yıllar önce birileri “İtirazım Var” diye şarkı söyledi. Bugün başka bir kuşak aynı şarkıyı açıp dinliyor. Demek ki bazı duygular zaman aşımına uğramıyor. Sadece onları yaşayan insanlar değişiyor.
Ve galiba mesele, gençlerin neden eski şarkıları dinlediği değil; kendilerini anlatabilecekleri yeni hikâyeleri neden bu kadar az buldukları…
Belki de bir akşam saat 18.00'de kulaklığından yükselen o eski şarkıyı duyduğumuzda, sesi biraz kısmak yerine yanına oturup “Ne dinliyorsun, anlat bakalım” demeliyiz.
Kim bilir, belki de ihtiyacımız olan en güzel şarkı, kuracağımız o samimi sohbetin ta kendisidir.