Akşam eve gelmişsiniz. Yapılacak işlerin bir kısmı bitmiş, kalanlar yarına bırakılmış. Oturuyorsunuz. Belki televizyon açık, belki elinizde bir çay var. Dışarıdan bakıldığında dinleniyorsunuz.
Ama zihninizde yarın yapılacak bir görüşme sürüyor. Cevaplamadığınız mesajı hatırlıyorsunuz. Ödenecek bir fatura, alınacak bir randevu, birkaç gün önce söylenen ve içinize takılan bir söz… Bedeniniz koltukta dururken düşünceleriniz bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışıyor.
Sonra kendinize soruyorsunuz: “Bugün beni bu kadar yoran neydi?”
Bu hâle “zihinsel arka plan yorgunluğu” diyesim geliyor. Bir tanı olarak değil, gündelik hayatın içinde tarif etmekte zorlandığımız bir yükü anlatmak için. O anda yapmadığımız ama düşünmeyi de bırakamadığımız işlerin, zihnimizin bir köşesinde sürüp gitmesi…
Çünkü bazı sorumluluklar yalnızca yerine getirildikleri sırada zaman almıyor. Öncesinde hatırlanmaları, planlanmaları, diğer işlerle uyumlu hâle getirilmeleri gerekiyor. Bir randevuya gitmek kadar uygun günü bulmak, ulaşımı düşünmek, o saate başka bir iş koymamak da uğraştırıyor. Dışarıdan bakıldığında birkaç dakikalık görünen bir iş, günler boyunca aklımızın bir köşesinde durabiliyor.
Evden çıkarken kapıyı kilitliyoruz ama evin sorumluluklarını içeride bırakamıyoruz. İş yerinden ayrılıyoruz, yarın yetişmesi gereken dosya bizimle geliyor. Telefonu masaya koyuyoruz, cevap bekleyen kişinin ne düşüneceğini düşünmeye devam ediyoruz.
Böylece günün içinde bir işi yaparken diğerlerinin ağırlığını da taşıyoruz.
Bir arkadaşımızla sohbet ederken aklımıza eksik alışveriş geliyor. Yemek hazırlarken ertesi günkü toplantıyı düşünüyoruz. Yatağa uzandığımızda, gün boyunca hatırlamadığımız ne varsa sırayla beliriyor. Dinlenmek için ayırdığımız zamanın içine, yapılacakların küçük hatırlatmaları sızıyor.
Üstelik bunların hepsi büyük meseleler olmak zorunda değil. Bazen tek tek bakıldığında önemsiz görünen ayrıntılar birikiyor. Bir evrak gönderilecek, birine dönüş yapılacak, bozulan eşya için servis aranacak, çocuğun okulundan gelen duyuru okunacak… Her biri kısa sürse de hepsini akılda tutmak başlı başına bir uğraşa dönüşebiliyor.
Bu yükün evde nasıl paylaşıldığı da önemli. Bir işi yapmakla o işin yapılması gerektiğini sürekli hatırlayan kişi olmak aynı deneyim değil. Alışverişe çıkan kişi ihtiyacı karşılıyor; fakat evde neyin bittiğini takip eden, listeyi hazırlayan ve ne zaman alınacağını düşünen kişinin sorumluluğu daha önce başlıyor.
“Bana söyleseydin yapardım” cümlesi bu yüzden her zaman rahatlatmıyor. Çünkü söylemek, hatırlatmak ve ardından yapılıp yapılmadığını kontrol etmek de bir başkasının üzerinde kalıyor. İş bölümü varmış gibi görünürken planlama yükü aynı kişide toplanabiliyor.
İş hayatında da benzer bir durum yaşanabiliyor. Mesai bitmiş olsa bile gelecek bir mesajı beklemek, akşamın rahatlığını değiştiriyor. Telefon çalmıyor ama çalabileceğini düşünüyorsunuz. Henüz bir talep gelmemişken ona hazır bulunmaya çalışıyorsunuz. Kendi zamanınızı kullanırken bile dikkatinizin bir bölümünü işe ayırıyorsunuz.
Bir de ne zaman sonuçlanacağını bilmediğimiz meseleler var. Beklenen bir ödeme, cevabı gelmeyen başvuru, ertelenen bir karar… Yapabileceğimiz bir şey kalmadığında bile zihnimiz konuya tekrar tekrar dönüyor. Her dönüş yeni bir çözüm getirmiyor; bazen yalnızca aynı belirsizliği yeniden yaşıyoruz.
Böyle zamanlarda “Biraz kafanı dağıt” demek kolay. Fakat insanın kafasını dağıtabilmesi için bazı sorumlulukların gerçekten paylaşılması, bazı beklentilerin netleşmesi, bazı işlerin bekleyebileceğinin kabul edilmesi gerekiyor. Yalnızca daha iyi plan yapmasını söylemek, zaten bütün planlamayı üstlenen kişiye yeni bir görev verebiliyor.
Dinlenmeye bakışımızı da düşünmeliyiz. Birini otururken gördüğümüzde boş olduğunu varsayabiliyoruz. Oysa o kişi günlerdir herkesin takvimini, evin ihtiyaçlarını, işin teslim tarihlerini aklında tutuyor olabilir. Elinde bir iş görünmemesi, kendisini serbest hissettiği anlamına gelmiyor.
Elbette her düşünceyi susturmak, bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmak mümkün değil. Ancak her şeyi aynı anda taşımak zorundaymışız gibi davranmayı sorgulayabiliriz. Bir işi yarına bırakırken zihnimizde bu gece tamamlamaya çalışıyor muyuz? Başkasına devrettiğimiz sorumluluğu takip etmeyi sürdürüyor muyuz? Her mesaja hemen dönmemiz gerçekten bekleniyor mu, yoksa bu zorunluluğu bazen kendimiz mi kuruyoruz?
Bu soruların cevapları herkes için aynı olmayacak. Uzun saatler çalışan, bakım sorumluluğu üstlenen ya da geçim hesabıyla yaşayan birinin yükü, yalnızca kişisel alışkanlıklarını değiştirerek hafiflemeyebilir. Bu nedenle dinlenmeyi konuşurken çalışma düzenini, evdeki sorumlulukları ve birbirimizden beklentilerimizi de konuşmak gerekiyor.
Belki işe, “Yardım lazım mı?” sorusunu biraz somutlaştırarak başlayabiliriz. Takip edilmesi gereken bir işi bütünüyle üstlenerek, hatırlatılmayı beklemeden kendi payımıza düşeni yaparak, acil olmayan bir talebi ertesi güne bırakarak…
Kendimiz için de günün bir yerde tamamlanmasına izin vermeyi deneyebiliriz. Her şey bitmiş olmayabilir. Birkaç cevap verilmemiş, bazı işler yetişmemiş olabilir. Yine de akşamın bir bölümünü sürekli bunların hesabını yapmadan geçirmeye hakkımız var.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, birkaç saat daha boş zaman bulmak kadar, o saatlerde bir şeyleri unutmamakla görevli olmamaktır.
Başını yastığa koyduğunda yarını hazırlamayı bırakabilmek…
Ve bir süreliğine, hiçbir şeyin kendisinden cevap beklemediğini hissedebilmek.