MHK’deki soruşturma yalnızca hakemleri ve futbolu ilgilendirmiyor. Liyakat, adalet ve güven tartışmaları hayatın her alanına yayıldığında toplumun temel taşları da sarsılıyor.

MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu isimlerin tutuklandığı soruşturma, yalnızca Türk futbolundaki hakem tartışmalarını değil, adalet, liyakat ve güven duygusunu da yeniden gündeme taşıdı. Belki de asıl mesele futbol değil; toplumun farklı alanlarında aynı sorunların giderek daha görünür hale gelmesi.

Bir futbol maçını izlerken yıllardır aynı soruları soruyoruz. “Bu hakem neden bu maça verildi?”, “Bu karar nasıl çıktı?”, “VAR bunu nasıl görmedi?”, “Birilerine ayrıcalık mı tanınıyor?” Bugün geldiğimiz noktada bu sorular artık yalnızca tribünlerde ya da sosyal medyada sorulmuyor. Türk futbolundaki Merkez Hakem Kurulu’na ilişkin soruşturma, tartışmayı çok daha farklı bir boyuta taşıdı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu bazı isimler hakkında gözaltı ve tutuklama işlemleri gerçekleştirildi. Soruşturmanın konusu olan iddialar yargı sürecinde değerlendirilecek. Burada önemli olan nokta ise şu: Hakkındaki suçlamalar bulunan kişiler açısından kesin hükmün ancak yargı sürecinin sonunda ortaya çıkacağı unutulmamalı.

Ancak bütün bu gelişmeler insanı futbolun dışına çıkıp daha büyük bir soru sormaya itiyor: Biz neden hayatın farklı alanlarında benzer tartışmaları yaşamaya başladık?

Mesele artık yalnızca bir hakemin verdiği karar değil. Çünkü bugün futbolda hakemin adaletinden şüphe ediyorsak, başka bir yerde sınavın adaletini tartışıyoruz. Bir yerde işe alımlarda liyakat konuşuluyor, başka bir yerde terfiler gündeme geliyor. Bir başka yerde ihaleler, kamu görevlilerinin kararları veya işçinin hakkı tartışılıyor.

Bütün bu tartışmaların ortak noktasında ise aynı kelimeler karşımıza çıkıyor: Liyakat, adalet, şeffaflık ve güven.

Aslında toplumların en büyük kayıplarından biri yalnızca ekonomik kayıplar değildir. Güven kaybı çok daha derin bir yaradır. İnsanlar haklarının yenildiğini düşündüğünde yalnızca ortaya çıkan sonuca tepki göstermez. Bir süre sonra sistemin kendisine karşı olduğuna inanmaya başlar. İşte asıl tehlike de burada ortaya çıkar.

Toplumsal çürüme dediğimiz şey bir sabah ansızın ortaya çıkmıyor. Önce “Bir tanıdık bulalım” deniliyor. Sonra “Bizim adamı yerleştirelim.” Ardından “Onu biraz kollayalım” anlayışı geliyor. Bir süre sonra kurallar kişilere göre değişmeye başlıyor. İnsanlar artık neyin doğru olduğuna değil, kimin kimi tanıdığına bakıyor.

İşte o noktada kurumların tabelaları yerinde dururken, kurumlara duyulan güven aşınmaya başlıyor.

Futbolun en temel kurallarından biri adalet değil mi? İki takım sahaya çıkar, kurallar bellidir ve hakemin tarafsız olması beklenir. Kim daha iyi oynarsa kazansın istenir. Fakat insanlar “Kurallar herkese aynı uygulanıyor mu?” sorusunu sormaya başladıysa, sorun yalnızca verilen bir penaltı ya da gösterilen bir kart değildir.

Çünkü bir toplumda insanlar hak ettiğini değil, hak ettiğini alabilmek için kime ulaşması gerektiğini düşünmeye başlarsa ciddi bir problem var demektir.

İşe girmek için torpil aramak, terfi etmek için referans bulmak, bir hakkı almak için tanıdık aramak, bir işlemi hızlandırmak için “birini aramak” zamanla normalleşiyorsa burada yalnızca bireyleri suçlamak yeterli değildir. Sistem de kendisini sorgulamak zorundadır.

Elbette her patron aynı değildir. Her yönetici aynı değildir. Her kurumda aynı sorunların yaşandığını söylemek de doğru olmaz. Ancak ayrıcalıkların, kayırmacılığın ve liyakat tartışmalarının toplumda karşılık bulması, yalnızca birkaç kişinin davranışıyla açıklanabilecek kadar basit bir mesele değildir.

Asıl tehlike ise insanların bütün bunlara alışmasıdır.

“Zaten böyle.”

“Kimse temiz değil.”

“Sen de birini bul.”

“Bu ülkede işler böyle yürüyor.”

İşte toplumsal çürümenin en tehlikeli aşaması belki de tam olarak budur. Yanlış olanın yanlışlığını kaybetmesi ve normal kabul edilmeye başlanması...

Bir süre sonra insanlar adalet beklemek yerine sisteme uyum sağlamayı tercih ediyor. Hakkını aramak yerine bir bağlantı arıyor. Liyakat yerine referansı, kurallar yerine kişisel ilişkileri önemsiyor. Çünkü kurallara güvenmediğinde insanın elinde başka seçenek kalmadığını düşünüyorsun.

MHK tartışmasını da bu nedenle yalnızca futbolseverlerin meselesi olarak görmemek gerekiyor.

Futbol, toplumun aynalarından biridir. Sahada adalet istiyoruz. Peki hayatın diğer alanlarında adalet duygusunu ne kadar koruyabiliyoruz?

Bir maçta hakemin yanlış karar verdiğini düşündüğümüzde öfkeleniyoruz. Ancak aynı hassasiyeti iş hayatında, eğitimde, kamu kurumlarında, işe alımlarda, terfilerde veya günlük yaşamın diğer alanlarında gösterebiliyor muyuz?

Burada önemli olan soruşturmanın sonucunu peşinen belirlemek değil. Kim suçlu, kim değil; buna yargı karar verecek. Ancak bu süreçten çıkarılması gereken daha büyük bir ders var.

Kurumlar kişilere göre değil, kurallara göre yönetilmek zorunda.

Hakem atamasında da böyle olmalı. Sınavda da böyle olmalı. İşe alımda da böyle olmalı. Terfide de böyle olmalı. İhalede de böyle olmalı. İşçinin hakkını verirken de böyle olmalı.

Çünkü adalet, yalnızca bize dokunduğunda hatırlayacağımız bir değer değildir.

Bugün futbol sahasında “adil maç” istiyorsak, yarın hayatın tamamında adil bir düzen istemek zorundayız.

Belki de artık yalnızca hakemin düdüğüne değil, toplumun vicdanına bakmanın zamanı geldi.

Çünkü toplumsal çürüme bir anda başlamaz. Önce küçük ayrıcalıklar normalleşir. Sonra torpil sıradanlaşır. Ardından liyakat tartışmalı hale gelir. İnsanlar sessizleşir. En sonunda da herkesin bildiği fakat kimsenin şaşırmadığı bir düzen ortaya çıkar.

Ve o noktada mesele artık “Hakem doğru düdüğü çaldı mı?” sorusunu çoktan aşmıştır.

Asıl soru şudur:

Biz adaleti gerçekten istiyor muyuz, yoksa adalet yalnızca sıra bize geldiğinde mi önemli?