İşçinin emeği patronun kazancını büyütürken, sıra ikramiye, yemek, yol, prim ve diğer yan haklara geldiğinde neden hep “şirketin şartları” öne sürülüyor? Sorun yalnızca bazı patronlarda değil, işçiyi korumakta yetersiz kalan sistemin kendisinde.
Çalışan sabahın erken saatinde evinden çıkıyor, günün büyük bölümünü iş yerinde geçiriyor, üretime katkı sağlıyor, şirketin büyümesine omuz veriyor. Ay sonunda ise eline geçen maaş, daha ay bitmeden eriyor.
Kira, elektrik, doğalgaz, mutfak masrafı, ulaşım, çocukların ihtiyaçları...
Bir de bunun üzerine işçinin alması gereken yan haklar meselesi ekleniyor.
Yemek parası, yol yardımı, prim, ikramiye, sosyal destek, fazla mesai ücreti...
Kâğıt üzerinde var olan, sözle vaat edilen veya yıllardır uygulanan birçok hak, nedense işçiye gelince bir anda tartışmalı hale geliyor.
Kâr varsa işçi, zarar varsa şirket
Burada sormamız gereken basit bir soru var:
Şirket kazanırken işçi bu kazancın ortağıysa, şirket zorlandığında neden ilk fedakârlık yine işçiden bekleniyor?
Patron açısından bakıldığında elbette işletmenin maliyetleri vardır. Vergiler vardır, kira vardır, enerji maliyetleri vardır, hammadde vardır.
Ama işçinin emeği de o maliyetlerin içinde görülen sıradan bir kalem değildir.
Çünkü makineyi çalıştıran, müşteriye hizmet veren, ürünü üreten, sahaya çıkan, gece vardiyasında çalışan insandır.
Şirketin büyümesinde işçinin emeği varsa, şirketin kazancından işçiye düşen payın da adil olması gerekir.
Ancak bugün bazı iş yerlerinde anlayış şu noktaya kadar geliyor:
“Maaşını veriyorum, daha ne istiyorsun?”
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü işçi sadece maaş alan biri değildir. İşçi, emeğini satan insandır.
Ve emeğin karşılığı yalnızca ay sonunda banka hesabına yatırılan rakamdan ibaret değildir.
İşçi hakkını isterken neden suçlu hissediyor?
Daha da düşündürücü olan şu:
Bazı çalışanlar hakkını istemeye çekiniyor.
“Ya işten çıkarılırsam?”
“Ya patron bana tavır alırsa?”
“Ya yerime başka birini bulurlarsa?”
Bir insan kendi hakkını isterken işini kaybetmekten korkuyorsa burada yalnızca patron-işçi ilişkisini değil, çalışma sisteminin tamamını sorgulamak gerekiyor.
Çünkü işçinin pazarlık gücü zayıfsa, kanunda yazan hakların varlığı tek başına yeterli olmuyor.
Hak vardır ama kullanmak cesaret ister.
İşçi cesaret ettiğinde ise karşısına bazen “ekonomik şartlar”, “şirket politikası”, “bütçe”, “kriz” gibi gerekçeler çıkıyor.
Peki ekonomik şartlar sadece işçiyi mi etkiliyor?
Patronun lüksü konuşulmuyor, işçinin hakkı konuşuluyor
Burada patron düşmanlığı yapmak değil, adalet meselesini ortaya koymak gerekiyor.
Elbette her patron aynı değil.
İşçisinin hakkını zamanında veren, çalışanına değer veren, sosyal haklarını eksiksiz sağlayan işletmeler de var.
Ama bazı patronların şirket büyürken lüks harcamaları, araçları, yatırımları ve kişisel kazançları tartışılmazken, işçiye verilecek birkaç bin liralık yan hak söz konusu olduğunda hesap kitap yapılması kabul edilebilir bir tablo değil.
Patronun kazancı şirket başarısıdır da işçinin aldığı hak neden şirket için yük olarak görülüyor?
İşçi de o başarının bir parçası değil mi?
Asıl sorun sistemde
Bence meselenin en önemli tarafı burada.
Sorunu yalnızca “kötü patron” diyerek geçiştiremeyiz.
Çünkü işçinin hakkını alabilmesi için güçlü bir denetim mekanizmasına, etkili sendikal yapıya, hızlı işleyen adalet sistemine ve çalışanı gerçekten koruyan politikalara ihtiyaç var.
İşçi hakkını aradığında yıllarca süren davalarla karşılaşmamalı.
Bir hakkın alınabilmesi için işçinin işvereni mahkemeye vermek zorunda kaldığı bir düzen, zaten başlı başına sorgulanmalıdır.
Çalışan, “Hakkımı istersem işimi kaybeder miyim?” diye düşünüyorsa sistem işçiye güven vermiyor demektir.
Emeğin değeri bordroya sığmaz
Bugün milyonlarca insan sadece maaşına değil, yan haklarına da bakarak ayakta kalmaya çalışıyor.
Çünkü maaşın yetmediği yerde yemek desteği, yol yardımı, prim veya ikramiye artık bir lüks değil, doğrudan geçim meselesi haline geliyor.
Bu nedenle işçinin hakkını “ekstra masraf” gibi görmekten vazgeçmek gerekiyor.
Bir işçinin hakkını vermek şirketin iyiliği değil, adaletin gereğidir.
Patron kazanabilir.
Şirket büyüyebilir.
Yatırım yapılabilir.
Ama bütün bunlar işçinin emeği üzerinden gerçekleşiyorsa, o emeğin karşılığı da zamanında ve eksiksiz verilmelidir.
Çünkü unutmayalım:
İşçi hakkını istediği için değil, hakkı verilmediği için mücadele etmek zorunda kalıyor.
Ve belki de artık sormamız gereken en önemli soru şu:
Bu ülkede çalışanın hakkını istemesi neden hâlâ bir cesaret gösterisi olmak zorunda?