Bir restorana gitmeden puana, bir arabaya binmeden yıldıza bakıyoruz. Peki, insan insana inanmayı ne zaman bıraktı? Modern bireyin dijital algoritmalarla kurduğu konforlu bağı ve risk almaktan kaçan yeni dünyayı felsefi ve sosyolojik bir gözle masaya yatırıyoruz.
Bir şehre ilk kez gittiğinizde adım atacağınız akşam yemeği mekanına nasıl karar veriyorsunuz? Garsonun gözünün içine bakıp “Bugün ne taze?” diye sorarak mı, yoksa cebinizden çıkardığınız ekranda 4.8 yıldız almış ve yüzlerce kişi tarafından fotoğraflanmış yorumları tarayarak mı?
Tanımadığınız birinin arabasına binmeden önce sürücünün kaç yolculuk yaptığını ve puanını denetlemek, bir otelde konaklamadan önce alt alta dizilmiş şikayet başlıklarını okumak artık gündelik refleksimiz haline geldi.
Farkında mıyız bilinmez ama; modern insan artık bir başka insana güvenmek için araya mutlaka soğuk bir ekran, bir veri tabanı ya da bir algoritma koymak zorunda hissediyor.
Peki, biz gerçekten insanlara mı güveniyoruz, yoksa verinin sunduğu o konforlu denetim hissine mi?
Sosyolog Anthony Giddens, modernliğin en temel niteliklerinden birini "soyut sistemlere duyulan güven" olarak tanımlar. Geleneksel toplumda güven; yüz yüze ilişkilerle, mahallenin kasabına, komşuya ya da tanıdık bir yüze duyulan bağla inşa edilirdi.
Bugün ise güven, organik bir bağ olmaktan çıkıp sistemlerin sunduğu standartlara kilitlenmiş durumda. İnsan insana duyulan riskli bağın yerini, sistemin sunduğu mekanik garantiler aldı.
Tam da bu noktada çağdaş filozof Byung-Chul Han’ın "Şeffaflık Toplumu" eleştirisi zihnimizde yeni bir kapı açıyor. Han’a göre şeffaflığın ve denetimin bu kadar arttığı bir dünyada "güven" kavramından bahsetmek imkansızlaşır.
Çünkü güven, özü gereği içinde bir miktar bilinmezlik, gizem ve hepsinden önemlisi risk barındırır. Her şeyi puanladığımız, her adımı dijital ayak izleriyle takip ettiğimiz ve riski sıfırlamaya çalıştığımız bir düzende, güven yerini katı bir "risk yönetimine" bırakır.
Kontrolün olduğu yerde güvene gerek kalmaz. Bizler risk almaktan, yanılmaktan ve incinmekten o kadar korkar hale geldik ki; bir insanın sözüne inanmaktansa bir algoritmanın verisine sığınmayı tercih ediyoruz.
Şüphesiz veriye dayalı bu yeni düzen hayatı kolaylaştırıyor, bizi belirsizliğin getirdiği kaygıdan koruyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde derin bir yalnızlaşma yatıyor.
İnsan insana temasın, bir söze inanmanın, bir başkası için risk alabilme cesaretinin getirdiği o samimi doku gün geçtikçe aşınıyor. Şüphenin sıfırlandığı dijital evrenlerde belki daha güvendeyiz; ama bir o kadar da yalıtılmışız.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur: Güven, mükemmel algoritmaların sunduğu sıfır riskli bir garanti belgesi değildir; aksine, belirsizliğe rağmen bir başkasına alan açabilme cesaretidir.
Ve insan olmanın tadı, biraz da o riskin içinde gizlidir.