Adana denince akla yalnızca kebap, şalgam ve sıcak hava gelmiyor artık. Sinemadan tiyatroya, müzikten festivallere uzanan güçlü kültür hayatıyla kent, yetiştirdiği sanatçılar ve sanatla iç içe yaşayan insanlarıyla Türkiye’nin önemli kültür merkezlerinden biri olma yolunda ilerliyor.
Adana yalnızca kebabıyla, şalgamıyla, sıcağıyla ve bereketli topraklarıyla anılmıyor. Sinemadan tiyatroya, müzikten festivallere uzanan güçlü kültür hayatıyla bu şehir, yıllardır sanatçı yetiştiriyor ve sanatın kendisine ev sahipliği yapıyor.
Adana’yı anlatırken çoğu zaman aynı kelimeleri kullanıyoruz: Kebap, şalgam, sıcak, Seyhan, Çukurova… Oysa bu şehrin bir başka bereketi daha var. Toprağın altında değil, insanın içinde büyüyen bir bereket bu: sanat.
Çünkü Adana yalnızca sanatçıların gelip eserlerini sergilediği bir şehir değil. Aynı zamanda sanatçı yetiştiren bir şehir. Sinemadan edebiyata, tiyatrodan müziğe kadar Türkiye’nin kültür hayatında iz bırakmış pek çok isim bu topraklardan çıktı. Yılmaz Güney, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Abidin Dino gibi isimlerin bıraktığı miras, Adana’nın sanatla kurduğu ilişkinin ne kadar köklü olduğunu gösteriyor.
Belki de bu nedenle Adana’da sanat hiçbir zaman yalnızca salonların içinde kalmadı. Sokağa, mahalleye, kahveye, parka ve insanın günlük hayatına karıştı. Çünkü bu şehirde hayatın kendisi zaten başlı başına bir hikâye. Çukurova’nın insanı, sıcaklığı, kalabalığı, neşesi, mücadelesi ve kendine özgü dili sanat için güçlü bir malzeme oluşturuyor.
Perde Adana’da hiç kapanmıyor
Adana’nın sanatla kurduğu bağın en güçlü göstergelerinden biri kuşkusuz sinema. 1969 yılında başlayan Altın Koza yolculuğu bugün kentin en önemli kültür markalarından biri haline geldi. Yıllar içerisinde festival yalnızca film gösterimlerinin yapıldığı bir organizasyon olmaktan çıktı; yönetmenleri, oyuncuları, sinema öğrencilerini ve sanatseverleri buluşturan büyük bir kültür buluşmasına dönüştü.
Altın Koza’nın Adana için anlamı biraz da burada saklı. Festival, bu şehrin sinemaya olan sevgisini her yıl yeniden hatırlatıyor. Birkaç günlüğüne perdeler açılıyor ama aslında Adana’nın sinema hafızası yıl boyunca yaşamaya devam ediyor.
Tiyatroda da benzer bir hikâye var. Adana’nın köklü tiyatro geleneği, uluslararası etkinliklerle daha geniş kitlelere ulaşıyor. Sahneye çıkan her oyun, bu şehrin kültür hayatına yeni bir cümle ekliyor. Müzik festivalleri, konserler ve diğer kültür-sanat etkinlikleri de bu tabloyu tamamlıyor.
Bir de Adana’nın mutfak kültürü var. Lezzet Festivali gibi organizasyonlar, kentin gastronomisini yalnızca yemek üzerinden değil, kültürel bir değer olarak da dünyaya anlatıyor. Çünkü festival dediğimiz şey yalnızca eğlenmek değildir. Festival, bir şehrin kendisini anlatma biçimidir.
Adana’nın kültür mayası
Bazen düşünüyorum; neden bu kadar çok sanatçı bu topraklardan çıkıyor?
Belki bunun tek bir cevabı yok. Ancak Adana’nın kendine özgü yaşam kültürünün bunda önemli bir payı olduğu açık. İnsanların birbirine yakın olduğu, hikâyelerin sokakta yaşandığı, duyguların yüksek sesle ifade edildiği bir şehirden sanat çıkması şaşırtıcı değil.
Burada her köşede anlatılacak bir hikâye var. Seyhan’ın kıyısında, eski bir mahallede, bir kahvehanede, bir tiyatro kulisinde, bir festival kalabalığının içinde… Sanatın ihtiyacı olan malzeme zaten hayatın içinde.
Üstelik bugün bu mirası devam ettirecek yeni bir kuşak da yetişiyor. Sinema öğrencileri, genç tiyatrocular, müzisyenler, yazarlar, fotoğrafçılar ve farklı sanat dallarında üretim yapan gençler Adana’nın kültür hayatına yeni bir soluk getiriyor.
Bu nedenle festivallerin değerini yalnızca etkinlik takvimine bakarak ölçmemek gerekiyor. Bir festival, genç bir sanatçı için ilk sahne, ilk film gösterimi, ilk sergi ya da hayatındaki ilk büyük alkış olabilir.
Sanat Adana’nın geleceğidir
Adana’nın elinde çok güçlü bir kültürel miras var. Geçmişten gelen sanatçıları, festivalleri, tiyatroları, sinema geleneği ve kendine özgü yaşam kültürü bu mirasın temel taşları.
Şimdi yapılması gereken, bu kültürü yalnızca festival dönemlerinde hatırlamak değil, yılın tamamına yaymak. Gençleri sanatla daha fazla buluşturmak, yeni üretim alanları oluşturmak ve Adana’nın sanat hafızasını gelecek kuşaklara taşımak…
Çünkü kültür, yalnızca birkaç gün süren etkinliklerle yaşamaz. Kültür, hayatın içine karıştığında büyür.
Adana bunu yıllardır yapıyor.
Bir festival bitiyor, başka bir festival başlıyor. Bir sanatçı sahneden ayrılıyor, başka bir genç sanatçı yerini alıyor. Perdeler kapanıyor ama salonların ışıkları yeniden yanıyor.
Belki de Adana’yı özel yapan tam olarak bu.
Bu şehirde sanat bir etkinlik değil, yaşamın kendisi.
Ve Adana’nın toprağında hâlâ anlatılmayı bekleyen çok sayıda hikâye, sahneye çıkmayı bekleyen çok sayıda sanatçı var.