Otizm… Çoğu insanın hâlâ yanlış bildiği, kimi zaman “hastalık” diye etiketlediği ama aslında bir farklılık olan bir durum. Kimine göre sessizlik, kimine göre tekrarlar, kimine göre göz teması kurmamak… Ama işin özü şu: Otizm bir eksiklik değil, farklı bir iletişim dili.
Asıl sorun da burada başlıyor zaten. Biz hâlâ o dili öğrenmeye pek niyetli değiliz.
Toplum olarak hızlıyız. Sabırsızız. Gürültülüyüz. Ama otizmli bireylerin dünyası daha sakin, daha düzenli ve daha hassas. Biz onları kendi kalıbımıza sokmaya çalıştıkça, aslında onları kaybediyoruz. Oysa biraz yavaşlasak, biraz dinlesek… Belki de bambaşka bir dünyayı keşfedeceğiz.
Bir alışveriş merkezinde kulaklarını kapatan bir çocuk gördüğümüzde “şımarık” demek kolay. Ama o çocuğun o an yaşadığı duyusal yükü anlayabilmek… İşte zor olan bu. Ve işte farkındalık tam da burada başlıyor.
Aileler… Onlar bu işin görünmeyen kahramanları. 7/24 nöbetteler. Bir bakışın, bir kelimenin, bir küçük gelişmenin peşindeler. Ama çoğu zaman yalnızlar. Çünkü toplum olarak destek olmak yerine uzaktan izlemeyi tercih ediyoruz.
Şunu açıkça söylemek lazım: Otizmli bireylerin asıl ihtiyacı acımak değil, anlamak. Yardım etmek değil, birlikte yürümek.
Bugün sosyal medyada mavi filtre koymak kolay. Birkaç paylaşım yapmak da öyle. Ama yarın ne olacak? Asıl mesele, 3 Nisan’da ne yaptığımız.
Okullarda kapsayıcı eğitim var mı? Sokakta empati var mı? İş hayatında fırsat eşitliği var mı?
Eğer bu sorulara gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyorsak, hâlâ yapacak çok işimiz var demektir.
Otizm bir günün konusu değil. Bir hayat meselesi.
Ve belki de en önemlisi şu: Onları değiştirmeye çalışmayı bırakıp, kendimizi değiştirmeye başladığımız gün… İşte o gün gerçekten farkındalık başlamış olacak.