İki günde iki okul saldırısı, onlarca yaralı ve hayatını kaybeden öğrenciler... Artık sorulması gereken soru şu: Çocuklarımızı okullarda gerçekten koruyabiliyor muyuz?
14 Nisan 2026. Şanlıurfa, Siverek.
Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde sabah saat dokuzda silah sesleri yükseldi. 19 yaşındaki eski öğrenci Ömer Ket, pompalı tüfekle kapıdan girdi.
10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis memuru, 1 kantin çalışanı… Toplamda 16 kişi yaralandı.
Türkiye daha o şoku atlatamamıştı.
15 Nisan 2026. Kahramanmaraş, Onikişubat.
14 yaşındaki İsa Aras Mersinli, babasına ait silahları sırt çantasına koyarak okula gitti. Sınıflara girip rastgele ateş açtı. 8’i öğrenci, 1’i öğretmen olmak üzere 9 kişi hayatını kaybetti. 13 kişi yaralandı. Ardından intihar etti.
Bu olay, Türkiye’de yaşanan en ağır okul saldırılarından biri olarak kayıtlara geçti.
İki gün. İki okul. İki şehir. Onlarca aile.
Şimdi kendimize dürüstçe soralım: Bu çocuklar o kapıdan silahla girerken biz neredeydik?
Kahramanmaraş’ta çocuklar hayatta kalmak için okul pencerelerinden atladı. Bunu bir düşünün. Bir çocuk merdivenden inmeyi değil, pencereden atlamayı seçiyor. Çünkü koridor ölüm demek.
Bu bir ihmal değil. Bu, her gün yüzleşmekten kaçtığımız bir ayna.
O okul bahçesini düşünün… Sabah servisler gelir, çocuklar koşarak içeri girerdi. Öğleden sonra kahkaha, zil sesi, kalabalık… Anneler kapıda bekler, babalar kornaya basardı.
Ama o gün…Bahçeye okul servisi gelmedi. Cenaze arabası geldi.
Çantasında kitap olması gereken çocuklar, o gün tabutla morgdan çıktı. Öğretmenler sınıfa değil, sonsuzluğa uğurlandı. Okul kapısından değil, morg kapısından geçtiler.
Bunu yazmak bile zor. Ama yaşamak çok daha zor.
Peki o silahlar orada ne arıyordu?
Mersinli bu silahları bir sokaktan almadı. Eski polis olan babasının dolabından aldı.
Bir evin içinde, bir çocuğun ulaşabileceği yerde birden fazla silah… Kimse fark etmedi. Hiçbir sistem bunu görmedi.
Türkiye’de silah yasaları sıkı deniliyor. Lisanslar, kontroller, cezalar… Ama gerçek başka; Kurallar var, denetim yok.
Yasa sıkıymış…Peki denetim neredeydi?
Bu olayların “bireysel, terör değil” olduğunu söylendi. Doğru. Ama bu bir teselli değil. Aksine daha büyük bir sorunu işaret ediyor. Çünkü 14 yaşındaki bir çocuk silah alıp okula gidebiliyorsa, sorun bireysel değil, yapısaldır.
Saldırıların ardından 83 kişi gözaltına alındı, 940 sosyal medya hesabına erişim engellendi, 93 Telegram grubu kapatıldı. Sosyal medyayı susturmak kolay. Peki o çantadaki silahı kim denetleyecekti? O kapıdaki güvenlik neredeydi?
Uzmanlar bu saldırıları tek bir nedene bağlamıyor. Ama ortak riskler açık: dışlanma, başarısızlık hissi, kimlik krizi.Yani bu çocuklar aslında bir şeyler söylüyordu. Biz dinlemedik.
Eğitim-Sen, Türk Eğitim-Sen ve Eğitim-Bir-Sen başta olmak üzere birçok sendika iş bırakma kararı aldı. Öğretmenler sınıfa girmek istemiyor. Veliler çocuklarını okula göndermek istemiyor.
Daha büyük bir alarm olabilir mi?
Okul, bu ülkenin en güvenli yeri olmak zorunda. Çocuklar oraya öğrenmek için gider, umutla gider, akşam eve döneceklerine inanarak gider.
Ama artık kimse buna tam anlamıyla inanamıyor.
Ve bu inanç kırıldığında sadece insanlar değil, bir toplumun geleceği de kırılır.
Artık şu sorudan kaçamayız; Daha kaç cenaze arabası okul kapısından geçmeli ki gerçekten harekete geçelim?