Ölümün kaçınılmazlığını yok sayıp, sevgiyi sürekli yarına erteleyen modern insanın büyük illüzyonu... Gerçek duygulardan kaçıp sahte telaşlara sığınırken hayatın en yalın hakikatlerini nerede düşürdük?
Günün karmaşasında koşuştururken, takvimlere randevular serpiştirirken veya yarının planlarını yaparken zihnimizin bize oynadığı en büyük oyun nedir bilir misiniz? Hiç ölmeyecekmişiz ve sevdiklerimiz hep yanı başımızda kalacakmış gibi yaşamak. Hayatın en yalın, en kaçınılmaz gerçekliklerinin üzerini kalın bir tülle örtüp, yapay kaygıların ve sığ telaşların içinde gün tüketmek.
Günümüz insanı gerçek duygularla karşılaşmaktan adeta çekiniyor. Birine kırıldığında bunu açıkça söylemek, birini özlediğinde durup dururken aramak ya da birini hesapsızca sevmek fazla "riskli" geliyor. Sevgimizi bile ölçüp tartarak, stratejiler kurarak, tartsak kaç gram gelir diye hesaplayarak sunuyoruz. Gerçek duyguların gerektirdiği o maskesiz ve savunmasız kalma halinden kaçarken; samimiyeti, yüzeysel nezaketlerin ve dijital jestlerin ardına saklıyoruz.
Oysa hayatın iki büyük nirengi noktası var: Biri sevginin varlığı, diğeri ise ölümün gerçekliği. Ölüm, felsefi bir kavram ya da sadece başkalarının başına gelen uzak bir ihtimal değil; her anın, her sarılmanın ve her kelimenin sonuncusu olabileceğini reminding eden en net hakikat. Fakat biz bu hakikatle yüzleşmek yerine, onu zihnimizin en karanlık odasına kilitliyoruz. Çünkü ölümün varlığını hatırlamak, ertelediğimiz o içten sarılmaları, söylenmemiş "seni seviyorum"ları ve yarım kalan helalleşmeleri yüzümüze vuracak kadar sarsıcıdır.
Sevgiyi ertelemek, ölümü yok saymak kadar büyük bir illüzyondur. "Yarın hallederiz", "İleride vakit ayırırım", "Şimdi zamanı değil" cümleleriyle kurduğumuz bu sahte güvenlik alanı, gerçeklikle bağımızı koparan bir uyuşturucuya dönüşüyor. Oysa ki hayatın ritmi, bizim ertelemelerimize göre akmıyor.
Mythos’tan bu yana insanı insan yapan, faniliğinin farkında olması ve bu sınırlı zaman diliminde gerçek bir bağ kurabilme çabasıydı. İnsanın trajedisi tam da burada başlar: Gerçekliği unutarak yaşamaya çalışır ama ancak o gerçekliğe çarptığında gerçekten yaşadığını anlar.
Belki de bugün, o yapay kabukları bir kenara bırakıp hayatın en yalın sorularını sorma günüdür. En son ne zaman birini hiçbir karşılık beklemeden, sırf var olduğu için sevdik? Ve en son ne zaman hayatın sonlu olduğunu hatırlayıp anın hakkını verdik? Gerçekliği hatırlamak can yakabilir; ama insanı uyandıran tek şey de yine o gerçekliğin ta kendisidir.