Bir festivalin yaşını hesaplarken takvime bakmak kolaydır. Kaçıncı kez düzenlendiğini, kaç film gösterildiğini, kaç ödül verildiğini sayabilirsiniz. Ama bazı festivallerin gerçek yaşı rakamlarla ölçülmez. Onları büyüten, yıllar boyunca bir şehrin hafızasında biriktirdikleridir.

Altın Koza da onlardan biri.

Bugün 33’üncüsünü konuşuyoruz ama hikâyesi 1969’a kadar uzanıyor. Aradan geçen yıllarda Türkiye, Adana ve sinema değişti; filmlerin dili, kameralar, salonlar, hatta bir filmi izleme biçimimiz bile değişti.

Fakat Adana ile sinema arasında kurulan bağ, bütün bu değişimin içinde yaşamaya devam etti.

Çünkü Adana’nın sinemayla ilişkisi yalnızca festival günlerinde kurulmadı. Bu ilişkinin bir ucunda Çukurova’nın insanlarını edebiyatın hafızasına taşıyan Orhan Kemal, diğer ucunda aynı coğrafyanın sesini dünyaya duyuran Yaşar Kemal, başka bir yerinde Yılmaz Güney var.

Tarlasıyla, fabrikasıyla, göçüyle, yoksulluğuyla, bereketiyle, öfkesiyle, mizahıyla ve insanıyla bu şehir, daha festival perdeleri kurulmadan çok önce anlatacak hikâyeler biriktirmişti.

Altın Koza, işte o birikimin içinde büyüdü.

Adındaki “koza” bile Adana’ya yabancı değildi. Çukurova’da koza, yıllarca yalnızca pamuğu değil; geçimi, üretimi ve emeği de çağrıştırdı. Zaman içinde aynı kelime sinemanın adıyla yan yana geldi ve başka bir anlam daha kazandı.

Bugün Altın Koza dediğimizde artık yalnızca toprağın emeğini değil, sanatın emeğini de düşünüyoruz.

Bir filmin sonunda jenerik akarken birkaç dakika içinde gözümüzün önünden geçen yüzlerce isim var. Oyuncular, yönetmenler, senaristler, görüntü yönetmenleri, kurgucular, ışıkçılar, sesçiler, kostümcüler, set çalışanları… O birkaç dakikanın arkasında aylar, bazen yıllar var.

Bir koza, binlerce incecik ipliğin birbirine sarılmasıyla oluşur; jenerikteki her isim de o kozayı ayakta tutan görünmez ipliklerdir.

Belki bu yüzden Orhan Kemal Emek Ödülü, Altın Koza’nın ruhuna en çok yakışan ödüllerden biri. Bu yıl Aydın Sayman, Macit Koper ve Suna Selen’e verilen ödüller, yıllara yayılan emeğin unutulmadığını söyledi.

Macit Koper’in ödülünü emeğinin karşılığını arayan maden işçilerine adaması, sanat ile hayat arasındaki mesafeyi birkaç cümlede ortadan kaldırdı. Festivalin kapanışında ise En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Hazar Ergüçlü’nün sözleri aynı emeği çok daha kişisel bir yerden hatırlattı. Ninesi ve dedesi kömür işçisi olan Ergüçlü, “Çocukluğum kömür kokularıyla geçti” derken Soma’da hayatını kaybeden madenci Kerim Ören’in oğlu Yaşar’ı andı. Madenci çocuklarını gördüğünde kendi ailesinin verdiği emeği hatırladığını anlatan Ergüçlü, konuşmasını umuda tutunarak bitirdi: “Elimizde bir tek umudumuz kaldı. Onu da vermeyeceğiz.”

Vahide Perçin’in ödülünü Yeşilçam emekçilerine, işçi babasına ve ustalarına; Ferzan Özpetek’in ise kadınlara adaması da farklı hayatları aynı sahnede buluşturdu.

O anların her biri başka bir yere dokundu ama ortak bir tarafları vardı: Ödül alan isimlerden önce, yıllarca verilen emeği düşündürdüler.

Bir sanat festivalinin ustalarına verebileceği en anlamlı karşılık da belki budur: “Hatırlıyoruz” diyebilmek.

Fakat yalnızca geçmişi hatırlayan bir festival zamanla kendi hatırasına dönüşür. Altın Koza’nın geleceği, geçmişine gösterdiği saygı kadar yeni kuşaklara açtığı yerde saklı.

Bir salonda yıllarını sinemaya vermiş bir usta alkışlanırken başka bir salonda ilk filmini çeken genç bir yönetmen seyircinin karşısına çıkabiliyor. Kısa filmler, belgeseller, öğrenci yapımları ve yeni anlatım biçimleri, büyük yapımların gölgesinde kaybolmadan kendilerine yer bulabiliyor.

Film Akademisi kapsamında farklı üniversitelerden sinema öğrencilerinin Adana’ya gelmesi de yalnızca bir eğitim etkinliği değil.

Belki o öğrencilerden biri yıllar sonra bu festivalin sahnesine bir filmiyle dönecek; belki de burada duyduğu bir cümle, izlediği bir film ya da tanıştığı bir insan ona başka bir yol gösterecek.

İki Oscar sahibi Asghar Farhadi’nin Adana’da gençlerle buluşurken başarıdan çok sürecin önemini anlatması, filmlerini her zaman büyük kavramlardan değil bazen bir görüntüden ya da duygudan yola çıkarak kurduğunu söylemesi bu yüzden değerliydi.

Altın Koza’nın yolculuğuna baktığımda kuşaklar arasında böyle görünmez bir aktarım görüyorum. Bir kuşak hikâyesini anlatıyor, diğeri izliyor; sonra o izleyenlerden biri anlatmaya başlıyor.

Festivalin sinemayı salonların dışına taşıması da bu döngünün başka bir parçası. Atatürk Parkı’nda, 100. Yıl’da, Küçükdikili’de, İsmetpaşa’da, Sarıçam’da ve kentin farklı noktalarında kurulan açık hava perdeleri, Altın Koza’yı yalnızca davetlilerin bulunduğu salonlardan çıkarıp yeniden Adanalının arasına götürüyor.

Bir mahallede kurulan beyaz perdenin karşısına sandalyesini çekip oturan biri için bu belki yalnızca güzel bir akşamdır. Bir çocuk içinse sinemayla ilk karşılaşma olabilir.

Yıllar sonra filmin adını unutabilir ama o perdeyi unutmayabilir.

Altın Koza ise bütün bunların yanına bu yıl başka bir mesele daha koydu: Yaşadığımız dünya.

“Plastiksiz Bir Dünya.”

Bir film festivalinin çevre sorunlarını ana tema seçmesi ilk anda sinemadan uzak bir başlık gibi görünebilir. Oysa sinemanın ne yaptığına yakından bakınca aradaki bağ ortaya çıkıyor.

Sinema çoğu zaman görünmeyeni görünür kılar. Yanından geçip gittiğimiz insanı durup görmemizi sağlar. Bir evin içindeki sessizliği, bir insanın söyleyemediği sözü, toplumun kenarında kalmış hayatları, savaşın geride bıraktığını, göçü, yalnızlığı, sevgiyi, kaybı gösterir.

Mikroplastik meselesinin ürkütücü tarafı ise çoğu zaman onu göremememiz. Suyun içinde, toprağın içinde, denizde, ekosistemde ve sonunda insan hayatında varlığını sürdürüyor.

Görmememiz, olmadığı anlamına gelmiyor.

Bu nedenle “Plastiksiz Bir Dünya”yı bir çevre sloganından ibaret görmemek gerekiyor. Hele bunu Seyhan’ın ve Ceyhan’ın içinden geçtiği, Çukurova’nın toprağıyla hayat bulan ve Akdeniz’e açılan bir coğrafyada konuşuyorsak mesele doğrudan Adana’nın da meselesi.

Festival kapsamında gösterimlere katılan öğrenciler adına yangından etkilenen alanlara fidan dikilmesinin planlanması, konuk transferlerinde çevre dostu araçların tercih edilmesi elbette dünyanın çevre sorunlarını tek başına çözmeyecek.

Ama sanatın görevi zaten tek başına dünyayı kurtarmak değil. Bazen bizi durdurması, yeniden baktırması ve belki davranışımızı değiştirecek ilk soruyu sordurması bile yeterli.

Çünkü yaşadığımız dünyayı anlatan sanatın, o dünyanın geleceğine tamamen sessiz kalması düşünülemez.

Üstelik “koza” kelimesini biraz düşündüğümüzde festivalin bu yılki teması başka bir anlam daha kazanıyor.

Koza yalnızca emeğin değil, dönüşümün de yeri. İçine girenle içinden çıkan aynı kalmıyor.

İyi bir film de insanda böyle bir şey yapmıyor mu?

Karanlık bir salona giriyoruz. Hiç tanımadığımız insanların hayatlarını izliyor, bazen seviniyor, bazen rahatsız oluyor, bazen kendimizden bir şey buluyoruz.

Işıklar yandığında hayatımız bütünüyle değişmiyor elbette. Ama iyi bir film, insanın içine küçücük de olsa bir soru bırakabiliyor.

İyi bir festival de şehrine bunu yapabilmeli.

Bu yüzden 33. Altın Koza’nın ardından yalnızca hangi filmin kaç ödül aldığına bakmak bana eksik geliyor.

Elbette Ali Vatansever’in *“Bir Arada Yalnız”*ının En İyi Film seçilmesi, *“Günyüzü”*nün Yılmaz Güney Ödülü’nü alması, oyuncuların, senaristlerin, belgeselcilerin, kısa filmcilerin ve genç sinemacıların emeklerinin karşılık bulması festival tarihine yazılacak.

Ama bir ustanın emeğinin unutulmadığını hissettiği anı, ilk filmini seyirci karşısında izleyen genç yönetmenin heyecanını, Farhadi’yi dinleyen öğrencinin belki cebindeki deftere yazdığı tek cümleyi, mahallede kurulan perdenin önünde yerini alan çocuğu ve Seyhan’a, Ceyhan’a, toprağa, geleceğe biraz daha dikkatli bakmamız gerektiğini söyleyen “Plastiksiz Bir Dünya” çağrısını da hatırlasak.

Asıl soru festival bittikten sonra başlıyor: Perdeler toplandığında ne kalıyor?

Altın Koza yaklaşık 60 yıldır Adana’nın kültürel hafızasının içinde. Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in izlerinin bulunduğu bir şehirde sinemanın yalnızca birkaç günlük bir takvimden ibaret kalması zaten düşünülemez.

Adana’nın sanatla ilişkisini yılın birkaç gününe sıkıştırmamak; gençlerin üretebildiği, çocukların sanatla karşılaşabildiği, sinemacıların kendilerine alan bulabildiği bir kültür ortamını canlı tutmak gerekiyor.

Çünkü bir festivalin şehre verebileceği en büyük armağan, her yıl aynı tarihte yeniden başlaması değil; bittikten sonra da bir şeylerin devam etmesini sağlaması.

Menderes Samancılar festivalde, “Film karanlıkta izlenir, hayat aydınlıkta yaşanır” dedi.

Yıllardır Adana’da ışıklar sönüyor, perdeler açılıyor, filmler başlıyor. Sonra film bitiyor ve ışıklar yeniden yanıyor.

Belki değişmesi gereken asıl şey tam o anda başlıyor.

1969’dan bugüne Adana değişti. Sinema değişti. Altın Koza’nın karşısında oturan kuşaklar değişti.

Bir zamanlar Çukurova’nın toprağında emeği anlatan “koza”, bugün aynı şehirde sinema emeğini, gençlerin hayallerini, ustaların bıraktığı mirası ve artık yaşadığımız dünyaya karşı sorumluluğumuzu da taşıyor.

Altın Koza’nın ardından bu yüzden yalnızca geriye bakmak istemiyorum.

Bir genç sinemaya biraz daha yaklaştı mı? Bir çocuk ilk kez beyaz perdeyle tanıştı mı? Bir usta yıllar sonra emeğinin unutulmadığını hissetti mi? Bir seyirci hiç düşünmediği bir hayatın içine birkaç saatliğine girebildi mi? Suyumuza, toprağımıza ve geleceğe biraz daha dikkatli bakmaya başladık mı?

Bunlardan biri bile olduysa, perde kapanmış olabilir.

Ama festival bitmemiştir.

Çünkü kozanın hikâyesi, içinde ne sakladığıyla değil, içinden ne çıkardığıyla tamamlanır.