Bir zamanlar insan ilişkilerinin temelinde saygı vardı. İnsanlar aynı fikirde olmasalar bile birbirlerini dinlemeyi, farklı düşüncelere tahammül göstermeyi bilirdi.
Bugün ise sanki herkesin birbirine söyleyecek çok sözü var ama kimsenin kimseyi dinlemeye niyeti yok.
Trafikte birkaç saniye geç hareket eden sürücüye korna çalıyoruz. Sokakta yanlışlıkla omzumuza çarpan birine öfkeyle bakıyoruz. İş yerinde en küçük anlaşmazlıkta sesler yükseliyor. Sosyal medyada ise hiç tanımadığımız insanlara söylemeyeceğimiz söz kalmıyor.
Peki, ne oldu bize?
Ne zaman bu kadar tahammülsüz, bu kadar sabırsız olduk? Ne zaman karşımızdaki insanın da bizim gibi duyguları, düşünceleri ve sorunları olduğunu unuttuk?
Artık herkes haklı olmak istiyor. Ama kimse anlayışlı olmak istemiyor.
Tartışmalarda doğruyu bulmaktan çok karşı tarafı susturmaya çalışıyoruz. Farklı bir düşünce duyduğumuzda anlamaya çalışmak yerine hemen savunmaya geçiyoruz. Çünkü nedense karşımızdakine saygı göstermeyi, onun düşüncesini kabul etmekle karıştırıyoruz.
Oysa saygı, herkesle aynı fikirde olmak değildir. Saygı, aynı fikirde olmadığımız insanı da incitmeden konuşabilmektir.
Bugün sokakta yürürken, toplu taşımaya binerken, bir kurumda sıra beklerken insanların yüzüne dikkat edin. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Herkes yorgun, herkes gergin. Birçok insanın içinde görünmeyen bir öfke birikmiş gibi.
Elbette hayat kolay değil. Ekonomik sıkıntılar, geçim derdi, iş stresi, gelecek kaygısı… Bunların hepsi insanı yoruyor. Ancak hiçbir zorluk, başkasına kötü davranmanın gerekçesi olamaz.
Çünkü bizim yaşadığımız sıkıntıları başkaları da yaşıyor.
Belki trafikte önümüzde yavaş ilerleyen sürücünün aklı hasta annesindedir. Belki iş yerinde dalgın gördüğümüz arkadaşımız gece boyunca uyuyamamıştır. Belki de sokakta yüzü asık yürüyen biri, hayatının en zor günlerinden birini geçiriyordur.
Bilmiyoruz.
Ama bilmediğimiz hayatlar hakkında kolayca hüküm veriyoruz.
Bir de sosyal medya var…
Ekranın arkasına geçtiğimizde kelimelerimizin bir insanın kalbine dokunabileceğini unutuyoruz. İnsanlar birbirlerini tanımadan yargılıyor, küçümsüyor, hakaret ediyor. Bir başkasının düşüncesine katılmamak, onu aşağılamak için yeterli bir sebep hâline geliyor.
Üstelik bütün bunları yaparken çoğu zaman kendimizi haklı görüyoruz.
Oysa bir insanı kırmak için yüzüne karşı konuşmak gerekmiyor. Bazen birkaç kelime, hiç tanımadığımız birinin günlerce unutamayacağı bir yaraya dönüşebiliyor.
Eskiden büyüklerin yanında ses yükseltmemek, birinin sözünü kesmemek, yaşlılara yer vermek, komşunun hâlini hatırını sormak hayatın doğal parçalarıydı. Bugün bunları hatırlatmak bile zaman zaman eski kafalılık olarak değerlendiriliyor.
Elbette geçmişin her şeyi güzel değildi. Saygı adı altında insanların susturulduğu, küçüklerin düşüncelerine değer verilmediği zamanlar da vardı. Ancak geçmişin yanlışlarını geride bırakırken güzel değerlerimizi de kaybetmemeliydik.
Saygı yalnızca büyüklere gösterilmesi gereken bir davranış değildir. Çocuğa, gence, yaşlıya, çalışana, işsize, tanıdığımıza ve hiç tanımadığımız insana karşı da aynı özeni gösterebilmeliyiz.
Çünkü saygı, karşımızdaki insanın kim olduğundan önce bizim nasıl bir insan olduğumuzu gösterir.
Belki de en büyük sorunumuz burada başlıyor.
Hepimiz saygı görmek istiyoruz ama aynı saygıyı göstermekte bazen cimri davranıyoruz. Kimsenin bize bağırmasını istemiyoruz ama öfkelendiğimizde sesimizi yükseltebiliyoruz. Kimsenin bizi yargılamasını istemiyoruz ama başkaları hakkında düşünmeden karar verebiliyoruz.
Sonra da toplumun neden bu hâle geldiğini sorguluyoruz.
Oysa toplum dediğimiz şey biziz.
Trafikte direksiyon başındaki de biziz, sokakta yürüyen de, sosyal medyada yorum yapan da…
Değişmesini beklediğimiz insanların arasında kendimiz de varız.
Belki dünyayı bir anda değiştiremeyiz. Belki herkesin daha anlayışlı olmasını sağlayamayız. Ama bir insana bağırmak yerine sakin konuşmayı, öfkelenmek yerine dinlemeyi, kırmak yerine anlamayı tercih edebiliriz.
Bazen küçük bir teşekkür, içten bir özür ya da gösterilen basit bir anlayış bile çok şeyi değiştirebilir.
Unutmayalım…
Saygı göstermek insanı küçültmez. Öfkesine hâkim olmak zayıflık değildir. Her tartışmayı kazanmak da insanı haklı yapmaz.
Asıl mesele, herkesin birbirini susturmaya çalıştığı bir dünyada karşımızdaki insanı dinleyebilmektir.
Çünkü biz saygıyı kaybettikçe yalnızca birbirimizden değil, insanlığımızdan da uzaklaşıyoruz.
Ve belki de en acısı şu:
Saygısızlıktan hepimiz şikâyet ediyoruz ama onu yeniden kazanmak için önce kendimizden başlamamız gerektiğini unutuyoruz.