Güneş henüz doğmadan başlayan hayatlar vardır. Bizler sıcak yataklarımızda yeni bir güne hazırlanırken, onlar çoktan yola koyulmuştur. Kimi elinde çapasıyla, kimi sırtında yüküyle, kimi de evde bıraktığı çocuklarının düşüncesiyle…
Onlar, toprağın yükünü omuzlarında taşıyan kadınlar.
Bugün 15 Ekim Dünya Kırsal Kadınlar Günü. Belki takvimlerde yalnızca bir gün, belki birkaç kutlama mesajı, birkaç güzel söz… Ancak o kadınların hayatında bugün de diğer günlerden pek farklı değil.
Çünkü toprak beklemez. Üretim durmaz. Hayat, onların omuzlarındaki sorumlulukları bir günlüğüne bile hafifletmez.
Çukurova’nın bereketli topraklarını düşünün.
Pamuk tarlalarını, narenciye bahçelerini, sebze ekili arazileri…
O toprakların her karışında alın teri vardır. Ve o alın terinin önemli bir bölümünde kadınların emeği saklıdır.
Sabahın erken saatlerinde tarlaya giden, yazın kavurucu sıcağında çalışan, kışın soğuğuna rağmen üretimin içinde yer alan kadınlar…
Gün boyu çalıştıktan sonra eve döndüklerinde ise onları başka sorumluluklar bekler.
Yemek yapılacak, ev toparlanacak, çocuklarla ilgilenilecek, ertesi günün hazırlıkları tamamlanacak.
Yani onların mesaisi çoğu zaman tarlada bitmez.
Bir kadın düşünün…
Sabah başkasının sofrasına bereket taşıyacak ürünleri topluyor, akşam kendi evinin sofrasını hazırlıyor.
Herkesin hayatına dokunuyor ama çoğu zaman kendi emeğinin karşılığını yeterince alamıyor.
İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele bu.
Bizler soframıza gelen ürünlerin fiyatını konuşuyoruz. Pazarda domatesin, biberin, portakalın kaç lira olduğunu tartışıyoruz. Üretim maliyetlerini, çiftçinin sorunlarını, tarımın geleceğini gündeme getiriyoruz.
Peki, o ürünleri yetiştiren ve toplayan kadınların hayatını ne kadar konuşuyoruz?
Kaçımız onların sabah kaçta uyandığını, hangi şartlarda çalıştığını, günün sonunda evine ne kadar yorgun döndüğünü düşünüyoruz?
Daha da önemlisi, kaçımız o kadınların hayallerini merak ediyoruz?
Çünkü onlar yalnızca tarım işçisi, çiftçi ya da evinin sorumluluğunu üstlenen insanlar değil.
Onların da hayalleri var.
Belki kendi ayakları üzerinde daha güçlü durmak, belki çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak, belki de yıllardır verdikleri emeğin gerçek karşılığını almak istiyorlar.
Ancak kırsalda yaşayan kadınların emeği çoğu zaman görünmez kalabiliyor.
Aile işletmelerinde ücret almadan çalışan, sosyal güvencesi bulunmayan ya da ekonomik kararların dışında bırakılan kadınlar için mesele yalnızca çalışmak değil, hak ettikleri değeri görebilmek.
Üstelik kadın emeğini yalnızca fedakârlık üzerinden anlatmak da yeterli değil.
Evet, bu kadınlar güçlü. Evet, hayatın bütün zorluklarına rağmen üretmeye devam ediyorlar.
Ama sürekli güçlü olmak zorunda bırakılmak da başlı başına bir yük değil mi?
Bir kadının sabahın karanlığında işe gitmesini, ağır koşullarda çalışmasını, ardından evde bütün sorumluluğu üstlenmesini sadece fedakârlık olarak alkışlamak kolay.
Zor olan, bu yükün nasıl hafifletileceğini düşünmek.
Kadınların emeğini görünür kılmak, sosyal güvencelerini önemsemek, eğitim ve ekonomik fırsatlara erişimlerini artırmak, üretimde olduğu kadar karar alma süreçlerinde de söz sahibi olmalarını sağlamak gerekiyor.
Çünkü kadınların emeği olmadan tarımın geleceğini konuşmak eksik kalır.
Özellikle Adana gibi tarımın hayatın önemli bir parçası olduğu şehirlerde bu gerçek çok daha yakından hissediliyor.
Çukurova’nın bereketinden söz ederken yalnızca toprağın verimliliğini değil, o toprağa emek veren insanları da hatırlamalıyız.
Bir portakalın dalından soframıza gelene kadar geçtiği yolu düşünelim.
O yolun bir yerinde mutlaka emek vardır, yorgunluk vardır, alın teri vardır.
Ve o emeğin içinde nice kadının görünmeyen mücadelesi bulunur.
Bugün o kadınlara teşekkür etmek elbette kıymetli.
Ama teşekkür etmek tek başına yeterli değil.
Çünkü insanın emeğine duyulan saygı, yalnızca güzel sözlerle değil, ona sunulan imkânlarla ve haklarının korunmasıyla gösterilir.
Bir gün hatırlanıp yılın geri kalanında unutulmak, hiçbir emeğin hak ettiği karşılık değildir.
Belki de artık şunu sormamız gerekiyor:
Toprağın bereketinden herkes payını alırken, o bereketi büyüten kadınlar hak ettikleri payı alabiliyor mu?
15 Ekim, bu sorunun cevabını düşünmek için önemli bir fırsat.
Çünkü kırsal kadınların hikâyesi yalnızca tarımın değil, emeğin, eşitsizliğin, mücadelenin ve umudun da hikâyesidir.
Ve unutmayalım…
Toprağın bereketi yağmurla, güneşle büyür. Ama o bereketi hayatımıza taşıyan, çoğu zaman adı bile bilinmeyen emekçi ellerdir.
O eller yalnızca toprağı değil, hayatı da ayakta tutuyor.
Şimdi bize düşen, o elleri sadece alkışlamak değil, hak ettikleri değeri görmelerini sağlamak.
Çünkü toprağın yükünü taşıyan kadınlar, artık o yükü tek başlarına taşımak zorunda kalmamalı.