Bir şehrin ne kadar gelişmiş olduğunu anlamak için yüksek binalarına, geniş yollarına ya da görkemli projelerine bakmak yeterli midir? Yoksa asıl ölçüt, o şehirde yaşayan insanların sokaklarda ne kadar rahat hareket edebildiği midir?
Bugün kentlerimize baktığımızda dikkat çeken bir gerçek var. Yollar genişliyor, kavşaklar büyüyor, otoparklar çoğalıyor.
Ancak bütün bu değişimin ortasında yayalara ayrılan alanlar giderek daralıyor.
Bir yerden başka bir yere yürümek, günlük hayatın en doğal parçası olması gerekirken kimi zaman başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor.
Kaldırımlara park edilmiş araçlar, geçişi engelleyen motosikletler, düzensiz yerleştirilen tabelalar ve yayalara neredeyse hiç alan bırakmayan sokaklar... Üstelik bu manzaralar artık kimseye yabancı değil.
Peki, kaldırımların asıl sahibi kim?
Bir anne, çocuk arabasıyla kaldırımda ilerlemek isterken önüne park edilmiş bir otomobille karşılaşıyor. Tekerlekli sandalye kullanan bir vatandaş, birkaç metre ilerleyebilmek için yola inmek zorunda kalıyor. Yaşlı bir insan, karşıdan karşıya geçerken trafik ışığının kendisine tanıdığı süreyle yarışıyor.
Bunlar yalnızca ulaşım sorunu değil, aynı zamanda bir yaşam kalitesi meselesi.
Çünkü bir şehirde herkes otomobil sahibi olmak zorunda değil. Ancak herkes o şehrin sokaklarını kullanmak zorunda.
Elbette otomobiller de kent yaşamının vazgeçilmez bir parçası. İnsanlar işe gitmek, çocuklarını okula götürmek, ihtiyaçlarını karşılamak için araç kullanıyor.
Özellikle toplu taşımanın yetersiz kaldığı bölgelerde özel araç kullanımı bir tercihten çok zorunluluğa dönüşebiliyor.
Dolayısıyla mesele otomobillere karşı çıkmak değil. Mesele, şehirlerin planlanmasında hangi ihtiyaçların öncelikli olduğunu sorgulamak.
Yeni bir yol açıldığında ya da mevcut bir cadde genişletildiğinde çoğu zaman araç trafiğinin ne kadar rahatlayacağı konuşuluyor.
Peki, aynı projede yayaların güvenliği, bisikletlilerin ulaşımı veya engelli bireylerin erişimi ne kadar gündeme geliyor?
Bir kavşaktan otomobillerin birkaç dakika daha hızlı geçmesi önemli olabilir. Ancak aynı kavşakta bir yayanın güvenle karşıya geçebilmesi de en az bunun kadar önemli değil mi?
Üstelik şehirlerin ulaşım sorununu yalnızca yeni yollar yaparak çözmek her zaman mümkün değil. Ulaşım planlamasında uyarılmış talep olarak bilinen bir olgu var.
Yol kapasitesi artırıldığında başlangıçta trafik rahatlayabiliyor ancak zamanla daha fazla araç kullanımı ortaya çıkarak bu rahatlamayı azaltabiliyor.
Bu nedenle ulaşım meselesini yalnızca otomobillerin hareketini hızlandırmak üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor.
Bir de şehirlerin giderek kaybolan sosyal yaşam alanları var.
Eskiden insanların oturup sohbet edebildiği, çocukların oynayabildiği, yaşlıların dinlenebildiği sokaklar bugün birçok yerde araçların park ettiği alanlara dönüşmüş durumda.
Bir ağacın gölgesinde oturmak, güvenli bir kaldırımda yürümek ya da evden çıkıp yakınlardaki bir parka ulaşmak her mahallede aynı ölçüde mümkün değil.
Oysa sokaklar yalnızca bir noktadan diğerine ulaşmak için kullanılan geçiş alanları değildir. Sokaklar aynı zamanda bir şehrin yaşam alanlarıdır.
Çocukların güvenle yürüyebildiği, yaşlıların dinlenebildiği, engelli bireylerin kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan hareket edebildiği bir kent, yalnızca ulaşım açısından değil, toplumsal yaşam açısından da daha kapsayıcıdır.
Burada yerel yönetimlere önemli sorumluluklar düşüyor. Ancak sorumluluğun tamamını belediyelere yüklemek de doğru değil.
Kaldırımı otopark olarak kullanan sürücünün, yaya geçidinde durmayan araç sahibinin ya da ortak kullanım alanlarını kişisel alanı gibi gören herkesin bu sorunda payı var.
Çünkü şehirlerin nasıl şekillendiğini yalnızca yapılan projeler değil, o şehirde yaşayan insanların alışkanlıkları da belirliyor.
Belki de artık şehirlerin gelişmişliğini değerlendirirken farklı sorular sormamız gerekiyor.
Bir çocuk okuluna güvenle yürüyebiliyor mu?
Yaşlı bir insan evinden çıktığında dinlenebileceği bir bank bulabiliyor mu?
Engelli bir birey kaldırımları herhangi bir engelle karşılaşmadan kullanabiliyor mu?
İnsanlar kısa mesafelerde otomobile ihtiyaç duymadan günlük işlerini halledebiliyor mu?
Bu sorulara verilen yanıtlar, bir şehrin yaşam kalitesi hakkında geniş yollarından ve yüksek binalarından çok daha fazlasını anlatabilir.
Şehirlerin elbette yollara, kavşaklara ve otoparklara ihtiyacı var. Ancak aynı şehirlerin kaldırımlara, parklara, ağaçlara, güvenli yaya geçitlerine ve herkesin erişebileceği kamusal alanlara da ihtiyacı var.
Çünkü bir şehri yaşanabilir kılan yalnızca araçların ne kadar hızlı ilerlediği değil, insanların o şehirde ne kadar özgür ve güvenli hareket edebildiğidir.
Ve belki de kentlerimizi yeniden düşünmeye başlamak için sormamız gereken en önemli soru şu:
Biz şehirleri insanların yaşaması için mi inşa ediyoruz, yoksa otomobillerin hareket etmesi için mi?