Bir zamanlar telefonlarımız yalnızca birileri bize ulaşmak istediğinde çalardı. Şimdi ise günün neredeyse her anında bir bildirim sesiyle karşılaşıyoruz. Gelen bir mesaj, sosyal medya beğenisi, son dakika haberi, alışveriş uygulamasının indirimi ya da hiç ilgilenmediğimiz bir uygulamanın hatırlatması…

Her biri birkaç saniyeliğine dikkatimizi istiyor. Biz de çoğu zaman ne yaptığımızı bırakıp telefonumuza bakıyoruz. Üstelik bunu o kadar sık tekrarlıyoruz ki artık farkına bile varmıyoruz.

Sabah gözümüzü açtığımızda ilk yaptığımız şeylerden biri telefona uzanmak oluyor. Henüz yataktan kalkmadan mesajları kontrol ediyor, sosyal medyada neler yaşandığına bakıyor, gece boyunca gelen bildirimleri inceliyoruz. Gün daha başlamadan zihnimiz onlarca farklı bilgiyle doluyor. Oysa birkaç yıl öncesine kadar sabahları güne başlamak için bu kadar çok şeyden haberdar olmamız gerekmiyordu.

Teknoloji hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Uzakta yaşayan sevdiklerimizle saniyeler içinde iletişim kurabiliyor, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan gelişmeyi anında öğrenebiliyoruz. İşlerimizi telefonlarımızdan halledebiliyor, ihtiyaç duyduğumuz bilgiye birkaç dokunuşla ulaşabiliyoruz. Bütün bunların hayatımızı kolaylaştırdığı tartışılmaz. Ancak bu kolaylıkların beraberinde getirdiği alışkanlıkları ne kadar sorguluyoruz?

Bir kitap okuduğumuzu düşünelim. Tam hikâyenin içine girmişken telefonumuzun ekranı aydınlanıyor. Bir mesaj gelmiş. Kitabı bırakıp mesaja bakıyoruz. Ardından başka bir bildirim dikkatimizi çekiyor. Birkaç dakika sosyal medyada dolaşıyoruz. Sonunda kitaba döndüğümüzde ise kaldığımız yeri yeniden okumak zorunda kalıyoruz. Çünkü dikkatimiz çoktan başka yerlere dağılmış oluyor.

Aynı durum çalışırken, yemek yerken, film izlerken, hatta biriyle sohbet ederken bile yaşanıyor.

Bir kafede karşılıklı oturan iki insanı gözlemlemek yeterli. Masada iki fincan kahve, belki uzun zamandır beklenen bir buluşma var. Ancak sohbetin ortasında telefonlardan biri titriyor. Konuşma yarıda kalıyor. Ekrana kısa bir bakış atılıyor. Ardından diğer kişi de kendi telefonunu kontrol etmeye başlıyor. Birkaç dakika önce birbirine anlatacak pek çok şeyi olan iki insan, aynı masada farklı ekranlara bakıyor.

Böyle anlarda fiziksel olarak bir arada olsak da dikkatimizi birbirimize vermekte zorlanıyoruz.

Üstelik mesele yalnızca gelen bildirimler değil. Bazen telefonumuz hiç çalmadığı hâlde ekranını kontrol etme ihtiyacı hissediyoruz. Acaba biri yazdı mı? Yeni bir gelişme oldu mu? Paylaştığımız fotoğraf beğenildi mi? Bir şeyleri kaçırıyor olabileceğimiz düşüncesi, bizi tekrar tekrar aynı ekrana yönlendiriyor.

Bu alışkanlık zamanla hayatımızın doğal bir parçasına dönüşüyor.

Eskiden bir filmi başından sonuna kadar izlemek, bir kitabın sayfaları arasında saatler geçirmek ya da uzun bir sohbete dalmak sıradan etkinliklerdi. Bugün ise bunları telefonumuza bakmadan yapabilmek bazılarımız için giderek zorlaşıyor. Bir yandan film izlerken diğer yandan sosyal medyada dolaşıyor, yemek yerken video açıyor, yürürken bile ekranımızı kontrol ediyoruz.

Sanki aynı anda birden fazla şeyle ilgilenmediğimizde zaman kaybediyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa sürekli bir etkinlikten diğerine geçmek, her zaman daha fazla iş başardığımız anlamına gelmiyor. Aksine, dikkatimizi yeniden toplamak için harcadığımız çaba bazen yaptığımız işin kendisinden daha yorucu olabiliyor.

Bir de bildirimlerin yarattığı görünmez bir ulaşılabilirlik beklentisi var.

Birine mesaj gönderdiğimizde kısa sürede yanıt almak istiyoruz. Mesajımız okunmuş ama cevap verilmemişse bunun nedenini düşünmeye başlıyoruz. Aynı beklenti bize yöneldiğinde ise başka bir işle meşgul olsak bile cevap verme zorunluluğu hissedebiliyoruz.

Oysa bir insanın telefonunun yanında olması, her an konuşmaya müsait olduğu anlamına gelmez. Bir mesajı geç yanıtlamak ilgisizlik, bir aramayı açamamak umursamazlık değildir. Herkesin kendisine, işine, ailesine ve bazen yalnızca sessizliğe ayırmak istediği zamanlar olabilir.

Ne var ki dijital iletişimin hızı, zaman zaman birbirimizden beklediğimiz sabrı da azaltıyor.

Bildirimler yalnızca dikkatimizi değil, duygularımızı da etkileyebiliyor. Güzel geçen bir günün ortasında okuduğumuz olumsuz bir haber moralimizi bozabiliyor. Dinlenmek için uzandığımız koltukta işimizle ilgili gelen bir mesaj, zihnimizi yeniden sorumluluklarımıza yönlendirebiliyor. Birkaç saniye önce güldüğümüz bir videonun hemen ardından üzücü bir olayla karşılaşabiliyoruz.

Böylece tek bir ekran üzerinden çok kısa sürelerde birbirinden tamamen farklı duygular yaşıyoruz.

Elbette dünyada olup bitenlerden haberdar olmak önemli. Ancak her gelişmeyi yaşandığı anda öğrenmek zorunda mıyız? Her mesajı hemen yanıtlamamız, her paylaşımı görmemiz, her tartışmayı takip etmemiz gerçekten gerekli mi?

Belki de üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele bu.

Çünkü günün sonunda zamanımızı yalnızca yaptığımız işlere değil, dikkatimizi verdiğimiz şeylere de harcıyoruz. Telefonumuza bakmak için ayırdığımız birkaç saniye önemsiz görünebilir. Fakat bu küçük kesintiler gün boyunca tekrarlandığında, bir kitabın bölünen sayfalarına, yarım kalan sohbetlere ve sürekli ertelenen işlere dönüşebiliyor.

Dahası, bazen hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz anları bile kaybetmeye başlıyoruz.

Otobüs beklerken çevremize bakmak, bir parkta oturup insanları izlemek, pencerenin önünde düşüncelere dalmak ya da yalnızca birkaç dakika sessiz kalmak giderek daha az tercih ettiğimiz davranışlar hâline geliyor. Çünkü elimizin altında bizi oyalayabilecek sonsuz bir içerik akışı bulunuyor.

Oysa insanın her boş anını doldurması gerekmiyor. Bazen düşünmek, dinlenmek ve çevremizde olup bitenleri fark etmek için hiçbir şeyle meşgul olmamaya ihtiyacımız var.

Burada amaç teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değil. Böyle bir yaklaşım ne gerçekçi ne de gerekli. Telefonlarımız işimizin, iletişimimizin ve gündelik yaşamımızın önemli bir parçası. Sorun, teknolojinin varlığından çok onu nasıl kullandığımızla ilgili.

Belki yemek masasında telefonu bir kenara bırakmak, kitap okurken bildirimleri sessize almak ya da sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanı sürekli ekranla bölmemek küçük ama anlamlı başlangıçlar olabilir.

Çünkü bir mesaj birkaç dakika sonra da okunabilir. Sosyal medyadaki bir paylaşım daha sonra da görülebilir. Bir uygulamanın gönderdiği bildirim bekleyebilir.

Ancak karşımızdaki insanın anlatmaya çalıştığı bir cümle, birlikte geçirilen bir akşam ya da yalnızca kendimize ayırdığımız sakin bir an, aynı şekilde geri gelmeyebilir.

Belki de artık telefonlarımızın ne kadar akıllı olduğunu konuşmak yerine, dikkatimizi ne kadar bilinçli kullandığımızı sorgulamalıyız.

Çünkü hayatımızı bölen her bildirim, aslında dikkatimizi nereye vereceğimize karar vermemiz gereken küçük bir seçimdir. Ve bazen en önemli şey, ekranımızda beliren değil, tam o sırada gözümüzün önünde olandır.