Bazı cümleler vardır; kısa görünür ama insanın içine düştüğünde yıllarca çıkamaz. "Sen hiç “hiç” oldun mu?" da onlardan biridir.

Bazı cümleler vardır; kısa görünür ama insanın içine düştüğünde yıllarca çıkamaz. "Sen hiç “hiç” oldun mu?" da onlardan biridir. İki kelime... Ama içinde koskoca bir hayat, sayısız kırgınlık, binlerce sessizlik saklıdır.

Hiç olmak...

Sadece yalnız kalmak değildir. Kalabalıkların içinde görünmez olmaktır. Konuşurken sesinin duyulmaması, ağlarken gözyaşının fark edilmemesi, varlığının yokluğundan farksız hale gelmesidir.

İnsan bazen öyle günlerden geçer ki aynaya baktığında gördüğü kişi kendisi değildir. Gözleri aynı gözlerdir ama içindeki ışık sönmüştür. Gülümsemesi vardır ama samimiyeti çoktan toprağa gömülmüştür. İşte o zaman insan "hiç" olur.

Hayat bunu bir anda yapmaz. Önce küçük küçük eksiltir seni. Bir dostun gider. Bir sevdiğin sırtını döner. Bir hayalin yarım kalır. Bir güvenin kırılır. Sonra bir sabah uyanırsın ve fark edersin ki senden geriye sadece nefes alan bir beden kalmıştır.

Hiç olmak, ölmek değildir.

Çünkü ölenlerin ardından ağlayanlar vardır.

Hiç olanların ise fark edilmeyen sessizlikleri...

En acısı da budur. İnsan bazen yardım istemeye bile mecali kalmadan tükenir. Kimse anlamaz. Çünkü en büyük çığlıklar bazen sessizlikle atılır.

Toplum güçlü insanları alkışlıyor. Hep dimdik duranları seviyor. Ama kimse gece yastığını gözyaşlarıyla ıslatan insanı görmüyor. Kimse "İyi misin?" sorusunun cevabında saklanan kırık cümleleri dinlemiyor. Herkes cevabı hazır istiyor.

"İyiyim."

Oysa o tek kelimenin arkasında belki de koca bir enkaz yatıyor.

Hepimizin hayatında "hiç" olduğumuz zamanlar vardır.

Belki babasını kaybeden bir evlat...

Belki evladını toprağa veren bir anne...

Belki yıllarını verdiği eşinden bir imzayla ayrılan biri...

Belki işini, sağlığını ya da umutlarını kaybeden bir insan...

Dışarıdan bakıldığında herkes yaşamaya devam eder. Saatler çalışır, güneş doğar, insanlar kahkaha atar. Ama senin içinde zaman çoktan durmuş olur.

İnsan en çok da değer görmediğinde hiç olur.

Emek verdiği halde unutulduğunda...

Sevdiği halde sevilmediğinde...

Konuştuğu halde dinlenmediğinde...

Affettiği halde aynı yerden tekrar incitildiğinde...

Ve belki de en çok, kendini kaybettiğinde...

Bugün insanlar birbirine "Nasılsın?" diye soruyor ama cevabını gerçekten merak etmiyor. Sosyal medya mutluluk fotoğraflarıyla dolu. Herkes kusursuz hayatlar sergiliyor. Oysa ekran kapandığında nice insan sessizce parçalanıyor.

Hiç olmak bazen bir fotoğraf karesine sığmayan acıdır.

Kimse görmez.

Kimse bilmez.

Kimse anlamaz.

Ama ilginç olan şudur ki; insan bazen tam da hiç olduğu yerde yeniden doğar.

Çünkü her şeyini kaybeden insanın korkacağı fazla bir şey kalmaz. Karanlığın en dibini gören, küçücük bir ışığın değerini herkesten iyi bilir.

Belki de hayat bize önce "hiç" olmayı öğretir ki sonra "kendimiz" olabilelim.

O yüzden çevremizdeki insanlara biraz daha dikkatle bakalım. Sürekli gülen insan gerçekten mutlu olmayabilir. Sessiz kalan insanın içinde fırtınalar kopuyor olabilir. "Ben iyiyim." diyen biri aslında yardım bekliyor olabilir.

Bazen bir telefon, bazen içten bir sarılma, bazen sadece "Ben buradayım." demek bir insanı yeniden hayata bağlayabilir.

Ve son olarak...

Eğer bugün kendini "hiç" gibi hissediyorsan bil ki bu his sonsuza kadar sürmez. Çünkü gecenin en karanlık anı, güneş doğmadan hemen öncedir.

Belki bugün yorgunsun.

Belki kırgınsın.

Belki tükenmiş hissediyorsun.

Ama unutma...

Hiç olmak, hikâyenin sonu değildir.

Bazen en güçlü başlangıçlar, insanın kendini tamamen kaybettiğini sandığı yerde başlar.

O yüzden sana tek bir soru bırakıyorum:

"Sen hiç “hiç” oldun mu?"

Eğer cevabın "Evet." ise...

İnan bana...

Hayatı en derinden hissedenlerden birisin.