Bir garip çağdan geçiyoruz. İnsanlar artık düşünmeden değil, durmadan konuşuyor. Bilmek gerekmiyor, anlamak gerekmiyor, hatta muhatap olmak bile şart değil. Görmek yetiyor, duymak yetiyor; hemen bir yorum geliyor. Çünkü herkes her şey hakkında bir şey söylemek zorunda hissediyor.
Sınır bilmek zayıflık sanılıyor. Susmak geri adım gibi görülüyor. Oysa asıl cesaret, her fikri dillendirmemekte. Her düşünce, her ortamda, her insana söylenmek zorunda değil. Bu basit gerçeği unutalı epey oldu.
Yüksek ses, içerikten daha değerli hâle geldi. Sertlik netlik, kabalık dürüstlük, kırmak ise samimiyet diye sunuluyor. İnsanlar fikirlerini savunmuyor; alan işgal ediyor. Karşısındakini susturabilen kendini güçlü sanıyor.
“Ben olsam ya da bence” diye başlayan cümleler çoğaldı. Bu cümleler merakla değil, yargıyla kurulur. Anlamak için değil, hüküm vermek için söylenir. Başkasının hayatı, başkalarının vicdanına teslim edilmiş gibi. Oysa herkesin hayatı, kendi sınırlarıyla anlamlıdır.
En tehlikelisi de kabalığın normalleşmesi. Nezaket yapay, incelik gereksiz, ölçü ise eski moda ilan edildi. “Ben buyum” diyerek sorumluluktan kaçmak özgüven değil, kolaycılıktır. Karakter, başkasının alanını tanımayı gerektirir.
Bugün yorum çok, sorumluluk yok. Sosyal medya bu pervasızlığı cesaret gibi parlatıyor. Herkes konuşuyor ama kimse söylediğinin ağırlığını taşımıyor. Oysa susmak da bir duruştur. Ve çoğu zaman en sağlam olanıdır.
Net olmakla kırıcı olmak aynı şey değil.
Sınır aşmak cesaret değil, hadsizliktir.
Haddini bilmek küçülmek değil, büyüklüktür.
Herkesin fikri kendine kalsın.