İlişkiler çoğu zaman sevgi üzerinden tanımlanır. Oysa asıl belirleyici olan, sevginin nasıl yaşandığıdır. İyilik, fedakârlık ve vefa… Bunlar bir ilişkinin görünmeyen omurgasıdır. Ama bu değerler tek taraflı kaldığında, en güçlü bağ bile zamanla zayıflar.

Bazı insanlar vardır; vermek onlar için bir tercihten çok bir alışkanlıktır. Sevdiklerinin hayatını kolaylaştırmak ister, karşılık beklemeden destek olur, unutmaz, sırtını dönmez. Onlar için vefa bir yük değil, karakterdir.

Sorun şu ki, sürekli verenin çabası zamanla fark edilmez hale gelir. Yapılan iyilikler “zaten olması gereken” gibi görülür. Fedakârlık sıradanlaşır, emek görünmez olur. İşte tam bu noktada denge bozulur.

Çünkü bir ilişkiyi ayakta tutan şey sadece vermek değil, verilenin görülmesidir.

Görülmeyen emek birikir. Değer görmeyen iyi niyet geri çekilir. İnsan, kendini sürekli eksilen taraf gibi hissettiğinde içten içe uzaklaşmaya başlar. Bu bir kopuş değil, bir tükeniştir.

Çoğu kişi burada kendine şu soruyu sorar: “Ben mi yanlış yaptım?”
Oysa mesele fazla vermek değil, doğru yerde verip vermediğini anlamaktır.

Gerçek ilişkilerde iyilik tek taraflı yük olmaz. Fedakârlık dengelenir, vefa karşılık bulur. Çünkü bağ dediğin şey, iki kişinin ortak çabasıyla güçlenir.

Yine de karşılıksız veren insanlar kaybetmiş değildir. Onlar, bir ilişkinin en zor bulunan tarafını temsil eder: samimiyeti. Ama samimiyet, değer bilmeyen yerde değil, kıymet gören yerde anlam kazanır.

Bu yüzden bazen yapılması gereken şey daha fazla vermek değil, biraz geri çekilmektir.
Çünkü herkes senin kadar taşıyamaz. Ve herkes, senin verdiklerini hak etmez.