Bir zamanlar “hadi dışarıda yiyelim” cümlesi, küçük bir kaçamak demekti. Bugün ise o cümle, çoğu evde kısa bir sessizliğe neden oluyor. Çünkü Türkiye’de dışarıda yemek yemek artık bir keyif değil, hesap kitap işi.
Bir tost, bir çorba, sıradan bir tabak makarna… Menüye bakarken insan kendini restoranda değil, döviz bürosunda sanıyor. Fiyatlar sadece yükselmiyor; adeta koşarak gidiyor. Üstelik mesele yalnızca lüks mekânlar değil. Esnaf lokantası, kebapçı, hatta ayaküstü yenilen bir sandviç bile cep yakıyor.
Bu pahalılık, yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda sosyolojik bir kırılma. Çünkü dışarıda yemek, toplumun buluşma alanıydı. Dostlukların pekiştiği, ailelerin bir araya geldiği, hayatın paylaşıldığı bir kültürdü. Şimdi ise “evde yeriz” cümlesi, tasarruftan çok bir zorunluluğu ifade ediyor.
Restoran sahipleri de masum değil elbette. Artan kira, elektrik, doğalgaz, personel ve hammadde maliyetleri onları da köşeye sıkıştırıyor. Bir tabak yemeğin fiyatı yükselirken, çoğu işletme aslında ayakta kalma mücadelesi veriyor. Yani masanın iki tarafında da aynı sıkışmışlık var.
Dışarıda yemek artık sadece karın doyurmak değil, statü göstergesi hâline geldi. Sosyal medyada paylaşılan tabaklar, fiyat etiketinden bağımsız değil. “Nerede yediğin” kadar “kaç liraya yediğin” de konuşuluyor. Bu da sofrayı eşitsizliğin aynasına dönüştürüyor.
Belki de en acı olan şu: Dışarıda yemek, yeni nesil için bir alışkanlık değil, nadir bir anıya dönüşüyor. Çocuklar için lokanta, özel günlerin mekânı. Oysa bir zamanlar hayatın içindeydi.
Türkiye’de dışarıda yemek artık sadece pahalı değil; düşündürücü. Çünkü sofradaki boşluk, aslında mutfaktan değil, alım gücünden kaynaklanıyor.
Ve galiba en çok da bu yüzden, artık herkes menüye bakmadan önce cüzdanına bakıyor.