Bazı felaketler vardır; takvim yapraklarında bir gün olarak kalmaz, hafızaya kazınır 6 Şubat depremleride bunlardan birtanesi. Yıkımın büyüklüğü ne kadar fazlaysa, geride bıraktığı sorular da o kadar ağır olur: Neyi eksik yaptık? Neyi zamanında yapmadık? Ve en önemlisi, bundan sonra ne yapmalıyız?
Deprem bir doğa olayıdır; ama yıkım kader değildir. Yıkımı büyüten, ihmaldir. Plansızlıktır. Bilimin uyarılarını duymamaktır. Bu yüzden mesele yalnızca binaların çökmesi değil; sistemlerin çökmesidir. Denetimin, sorumluluğun ve ortak aklın çökmesi…
Öncelikle yapılması gereken bellidir: güvenli yapılaşma. Kâğıt üzerinde kalan yönetmelikler değil, sahada uygulanan kurallar gerekir. Zemini uygun olmayan yerlere bina yapmamak, yapılmışsa güçlendirmek. “Bir şey olmaz” anlayışını terk edip, “ya olursa” diye düşünmek zorundayız.
İkinci adım denetimdir. Denetim, sadece imza atmak değildir; gerçekten kontrol etmektir. Kim yapıyı inşa ediyor, hangi malzeme kullanılıyor, proje ne kadar uygulanıyor? Bunların hepsi şeffaf ve sürekli denetlenmelidir. Denetim yoksa, sorumluluk da yoktur.
Bir diğer önemli konu şehir planlamasıdır. Dar sokaklar, toplanma alanı olmayan mahalleler, altyapısı zayıf kentler… Deprem anında değil, depremden önce kaybettirir. Yeşil alanlar, açık toplanma alanları, sağlam ulaşım ağları artık bir lüks değil, zorunluluktur.
Elbette iş yalnızca yöneticilere düşmez. Toplumsal bilinç en az beton kadar sağlam olmalıdır. Deprem çantasını hazırlamayan, toplanma alanını bilmeyen, binasının durumunu sorgulamayan her birey bu zincirin zayıf halkasıdır. Eğitim, sadece okullarda değil; evde, sokakta, mahallede başlamalıdır.
Ve son olarak: unutmamak. Felaket geçince değil, hafıza tazeyken önlem almak gerekir. Acı soğuduğunda değil, dersler sıcakken harekete geçmek gerekir. Çünkü deprem unutulduğunda değil, önemsenmediğinde öldürür.