Sabah evden çıktığımız andan itibaren bir telaşın içine giriyoruz. Bir yerlere yetişmeye çalışıyor, trafikte önümüzdeki aracın biraz daha hızlı gitmesini bekliyor, asansörün birkaç saniye geç gelmesine bile sabırsızlanıyoruz.
Sanki hepimizin görünmez bir randevusu var.
Ama nereye yetişiyoruz?
Otobüsü kaçırmamak için koşuyoruz, işe geç kalmamak için kahvaltıyı atlıyoruz, öğle arasında yemeğimizi hızlıca yiyip yeniden masanın başına dönüyoruz. Akşam olduğunda bu kez eve ulaşmanın telaşı başlıyor.
Eve gidince bitecek sanıyoruz.
Bitmiyor.
Yemek, telefon, mesajlar, sosyal medya, ertesi gün yapılacak işler...
Günün sonunda yatağa uzandığımızda ise çoğu zaman aynı cümleyi kuruyoruz:
“Bugün nasıl geçti, anlamadım.”
Belki de asıl mesele tam olarak burada başlıyor.
Günlerimiz o kadar hızlı geçiyor ki yaşadığımız anları fark etmeye zaman bırakmıyoruz. Kahveyi içerken tadını düşünmek yerine telefona bakıyoruz. Bir arkadaşımızla konuşurken bile aklımız birazdan yapacağımız işte oluyor. Eve giderken çevremize bakmak yerine bir sonraki durağı düşünüyoruz.
Hatta dinlenirken bile acele ediyoruz.
Bir filmi hızlandırarak izliyor, uzun bir videoyu geçiyor, birkaç saniyede ilgimizi çekmeyen içerikleri kaydırıyoruz. Beklemek istemiyoruz. Çünkü her şeyin hemen olmasına alıştık.
Oysa hayatın bazı güzel tarafları tam da o beklediğimiz anların içinde saklı olabilir.
Bir dostla uzayan sohbet, yavaş içilen bir kahve, eve dönerken yapılan kısa bir yürüyüş ya da hiçbir şey yapmadan geçirilen birkaç dakika...
Bunların hiçbirinin bizi bir yere yetiştirmesi gerekmiyor.
Belki sorun zamanın hızlı geçmesi değil, bizim sürekli zamanı geçmeye zorlamamızdır.
Çünkü hayat yalnızca varacağımız yerlerden oluşmuyor. Oraya giderken yaşadıklarımız da hayatın kendisi.
Bu yüzden bazen durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bu kadar acelemiz var ama gerçekten nereye yetişiyoruz?
Çünkü sürekli bir sonraki ana yetişmeye çalışırken, içinde bulunduğumuz anı kaçırıyor olabiliriz.