Güzel bir manzara gördüğümüzde ilk yaptığımız şey ne? Durup birkaç saniye izlemek mi, yoksa hemen telefonu çıkarıp fotoğrafını çekmek mi?

Artık çoğumuz için cevap belli. Telefon cebimizden çıkıyor, kamera açılıyor, birkaç farklı açı deneniyor ve o an mutlaka kaydediliyor. Hatta bazen fotoğraf yeterli gelmiyor; video çekiyor, hikâye paylaşıyor, konum ekliyoruz.

Peki bütün bunları yaparken o anı gerçekten yaşayabiliyor muyuz?

Bir konsere gidiyoruz, sevdiğimiz şarkı başladığında sahneye gözümüzle değil telefon ekranından bakıyoruz. Güzel bir yemek geldiğinde daha tadına bakmadan fotoğrafını çekiyoruz. Gün batımını izlemek yerine en güzel kareyi yakalamaya çalışıyoruz.

Doğum günlarında, tatillerde, düğünlerde, arkadaş buluşmalarında…

Neredeyse her güzel anın arasına bir telefon ekranı giriyor.

Elbette fotoğraf çekmenin kötü bir tarafı yok. Yıllar sonra eski bir fotoğrafa bakıp o günü hatırlamak, sevdiğimiz insanların geçmişteki hallerini görmek çok kıymetli. Fotoğraflar bazen hafızamızın unuttuğu ayrıntıları bize yeniden hatırlatıyor.

Sorun belki de fotoğraf çekmek değil, her anı kaydetme ihtiyacı hissetmek.

Çünkü bazen yaşadığımız şeyin kendisinden çok, onun nasıl göründüğüyle ilgileniyoruz. Güzel bir an yaşadığımızda “Ne güzel” demeden önce “Bunu paylaşmalıyım” diye düşünüyoruz.

Üstelik yüzlerce fotoğraf çekiyoruz. Sonra kaçıyla gerçekten yeniden karşılaşıyoruz?

Telefonlarımız binlerce fotoğrafla dolarken, belki de hafızamızdaki görüntüler giderek azalıyor.

Eskiden bazı anların fotoğrafı yoktu.

Ama kokusu, sesi, sohbeti, kahkahası hâlâ hatırlanıyordu.

Belki her güzel anın kanıta ihtiyacı yoktur. Bazı günlerin sosyal medyada görünmesi, bazı manzaraların galerimizde saklanması gerekmiyordur.

Bazen telefonu cebimizde bırakıp sadece bakmak gerekebilir.

Çünkü bir fotoğraf yıllarca kalabilir.

Ama hayat, tam o fotoğrafı çekerken kaçırdığımız birkaç saniyenin içinde akıp gidiyor olabilir.