Bir zamanlar çocukluğun en güzel tarafı sokaktı. Okuldan gelince çantalar bir köşeye bırakılır, daha üzerimizi değiştirmeden arkadaşlarımızın yanına koşardık. Akşam ezanına, annemizin balkondan seslenmesine ya da hava iyice kararana kadar sokak bizimdi.

Saklambaç oynardık, ip atlardık, misket dizerdik. Bir top, saatlerce eğlenmeye yeterdi. Bazen kavga eder, beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden aynı oyuna dönerdik.

Bugün ise sokaklarda çocuklardan çok otomobiller var.

Mahalle aralarında top oynayan, bisiklete binen, kapı önlerinde arkadaşlarını bekleyen çocuklara eskisi kadar sık rastlamıyoruz. Çocukların dünyası giderek evlerin içine, telefonların, tabletlerin ve bilgisayarların ekranlarına taşınıyor.

Elbette bunun tek sorumlusu teknoloji değil.

Kentler de değişti. Boş arsalar binalarla doldu, araç sayısı arttı, çocukların özgürce oynayabileceği güvenli alanlar azaldı. Anne babaların güvenlik kaygıları çoğaldı. Bir zamanlar çocukların kendi başına dolaşabildiği mahallelerde bugün aileler çocuklarını birkaç sokak öteye göndermeye bile çekinebiliyor.

Belki de asıl kaybettiğimiz yalnızca sokak oyunları değil.

Sokakta çocuk, hayatı da öğreniyordu. Paylaşmayı, kaybetmeyi, kavga edip barışmayı, sıra beklemeyi, arkadaşını kollamayı… Her oyunun yazılı olmayan kuralları vardı ve çocuklar bu kuralları kendi aralarında öğrenirdi.

Şimdi çocukların daha fazla oyuncağı, daha gelişmiş teknolojileri ve çok daha fazla seçeneği var. Ama arkadaşının kapısını çalıp “Aşağı gelsene” deme alışkanlığı giderek kayboluyor.

Geçmişi olduğu gibi geri getirmek mümkün değil. Zaten mesele çocukları teknolojiden tamamen uzaklaştırmak da değil.

Asıl mesele, değişen şehirlerin içinde çocuklara yeniden çocuk olabilecekleri alanlar bırakabilmek.

Çünkü çocukların yalnızca dört duvar arasında güvenle büyümeye değil; koşmaya, düşmeye, kirlenmeye, arkadaş edinmeye ve kendi küçük dünyalarını kurmaya da ihtiyacı var.

Belki sokaklar değişti.

Ama çocukluğun sokağa olan ihtiyacı hâlâ aynı.