Eskiden birini aradığımızda ulaşamazsak daha sonra tekrar denerdik. Bir yere gitmek için otobüs bekler, sevdiğimiz dizinin yeni bölümünü izlemek için bir hafta geçirirdik. Sipariş verdiğimiz bir ürünün birkaç gün sonra gelmesi de son derece normaldi.
Şimdi ise birkaç dakikalık bekleyiş bile bizi rahatsız etmeye başladı.
İnternette açılmayan bir sayfaya birkaç saniye tahammül edemiyoruz. Gönderdiğimiz mesaja cevap gecikince nedenini düşünüyoruz. Trafikte önümüzdeki araç birkaç saniye geç hareket etse kornaya basıyoruz. İnternetten verdiğimiz sipariş ertesi gün gelmediğinde sabırsızlanıyoruz.
Peki ne oldu da bu kadar sabırsız olduk?
Aslında hayat hızlandı. Teknoloji bize birçok şeyi kısa sürede elde edebilme imkânı sundu. Bir filmi izlemek için saatini beklemiyoruz, istediğimiz anda açıyoruz. Acıktığımızda birkaç dokunuşla yemek söylüyor, alışveriş yapmak için mağaza mağaza dolaşmak yerine telefonumuzu kullanıyoruz. Merak ettiğimiz bir bilginin cevabına saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Bütün bunlar hayatımızı kolaylaştırırken beklemeye karşı tahammülümüzü de azaltıyor olabilir.
Üstelik sabırsızlığımız yalnızca teknolojiyle sınırlı değil. İnsan ilişkilerinde de hemen sonuç bekliyoruz. Birini tanımaya, anlamaya, sorunları konuşarak çözmeye eskisi kadar zaman ayırıyor muyuz? Bazen tek bir yanlış cümlede insanları hayatımızdan çıkarabiliyor, bir anlaşmazlığın çözülmesini beklemek yerine kestirip atabiliyoruz.
Belki de asıl mesele zamanımızın azalması değil, her şeyin hızına alışmış olmamız.
Oysa hayatın hâlâ hızlandıramayacağımız tarafları var. Bir insanı gerçekten tanımak zaman istiyor. Bir konuda başarılı olmak emek istiyor. Bir yaranın iyileşmesi, güvenin oluşması, bazı sorunların çözülmesi beklemeyi gerektiriyor.
Her şeyi hızlandırabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz ama hayatın kendisini hızlandıramıyoruz.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey çok basit: Her şey hemen olmak zorunda değil.