Adana’nın pamuk tarlalarından beyaz perdeye uzanan hikâyesi, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali ile yeniden hayat buluyor. Bir festivalden çok daha fazlası olan Altın Koza, kentin sinemayla, edebiyatla ve sanatla kurduğu köklü bağın aynası oluyor.

Bazı şehirlerin bir kokusu vardır. İstanbul’un yağmurdan sonraki kaldırımları, İzmir’in deniz kokusu, Ankara’nın ayazı… Adana’nın ise başka bir kokusu vardır. Portakal çiçeğiyle kebabın, pamuk tarlasıyla turuncun birbirine karıştığı bir koku… Bir de hikâyesi vardır Adana’nın. Belki de bu yüzden sinema, başka şehirlerde yalnızca beyaz perdede kalırken Adana’da sokağa taşmıştır. Çünkü Adana, hikâye anlatmayı bilen bir şehirdir.

Bugünlerde Adana’nın sokaklarında bir başka hikâye dolaşıyor. Perdeler açılıyor, salonlar doluyor, yönetmenler filmlerini anlatıyor, oyuncular yıllar sonra yeniden aynı ışığın altında buluşuyor. Bir şehir, birkaç günlüğüne değil, aslında yıllardır yaptığı şeyi yeniden yapıyor: Kendini anlatıyor. Bu yıl 33’üncüsü düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül’de başladı ve 4 Ekim’e kadar sinemayı Adana’nın gündelik hayatının bir parçası haline getiriyor. Fakat Altın Koza’ya yalnızca bir film festivali demek, bu hikâyenin önemli bir bölümünü eksik bırakmak olur. Çünkü Altın Koza, Adana’nın sinemayla kurduğu ilişkinin adı.

Hikâye 1969’da başlıyor. Bir lise öğretmeni olan Ziya Darendeli’nin sinemaya duyduğu sevgi ve Adanalılara sinemayı sevdirme arzusu, kentin ilk film şenliğinin önünü açıyor. 15-22 Mayıs 1969’da düzenlenen ilk festivalin simgesi ise tesadüfen seçilmiyor. Pamuk. Adana’nın toprağından çıkan, fabrikalarında işlenen, ekonomisine yön veren pamuk… Bir zamanlar bu şehrin geçim kaynağı olan pamuğun kozası, zamanla sinemanın da kozasına dönüşüyor. Ve Adana, kendi kozasından bir kültür mirası çıkarıyor.

İlk Altın Koza’da Metin Erksan “Kuyu” ile En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini alıyor. Fatma Girik “Ezo Gelin” ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney ise “Seyyit Han” ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanıyor. Daha festivalin ilk yılında Adana ile Türk sineması arasında kurulacak bağın nasıl bir bağ olacağı belli oluyor. Yılmaz Güney, Fatma Girik, Metin Erksan… Sonra Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve daha niceleri… Bunlar yalnızca isim değil. Bir şehrin kültürel hafızasının parçaları.

Adana’nın sinemayla ilişkisini anlamak için yalnızca sinema salonlarına bakmak yetmez. Bu şehrin romanlarına, öykülerine, sokaklarına, tarlalarına, fabrikalarına, kahvelerine ve insanlarına bakmak gerekir. Çünkü Adana’nın asıl senaryosu sokaklarda yazılmıştır.

Belki de Adana’nın sinemaya bu kadar yakışmasının nedeni basit. Sinemanın ihtiyacı olan şeylerden biri hikâyedir. Adana’da ise hikâye eksik değildir. Bir tarafta Çukurova’nın bereketi, diğer tarafta emeğin ağır yükü… Bir tarafta sınırsız bir güneş, diğer tarafta hayat mücadelesi… Bir tarafta göç, diğer tarafta kök salma çabası… Bir tarafta yoksulluk, diğer tarafta sofranın bereketi… Bir tarafta öfke, diğer tarafta mizah…

Adana’nın insanı bütün bu çelişkileri aynı cümlede taşıyabilir. Belki de bu yüzden Adana’dan çıkan sanatçılar, yalnızca kendi şehirlerini değil, Türkiye’nin hikâyesini de anlatabildi. Orhan Kemal’in emekçileri, Yaşar Kemal’in Çukurova’sı, Yılmaz Güney’in insanları… Hepsi başka biçimlerde aynı toprağın sesini taşıdı. Ve Altın Koza, yıllar boyunca bu seslerin buluştuğu yerlerden biri oldu.

Bugün festivallerin önemli bir bölümü salonlarda yaşanıyor. Altın Koza ise son yıllarda salonlardan çıkıp sokağa dönmeye çalışıyor. Adana’nın ilçelerinde ve mahallelerinde düzenlenen gezici sinemalar, açık hava gösterimleri, sergiler, söyleşiler ve atölyeler bu anlayışın bir parçası.

Çünkü sinema yalnızca sinema salonuna gidebilenlerin hakkı değildir. Sanat da belirli bir gelir grubunun, belirli bir mahallenin veya belirli bir çevrenin mülkü değildir. Sanatın gerçek gücü, insanlara ulaşabildiği ölçüdedir.

Bu nedenle Altın Koza’nın en değerli taraflarından biri, sinemayı Adanalının ayağına götürme çabasıdır. Bir çocuk açık hava sinemasında ilk kez film izliyorsa… Bir genç ilk kez bir yönetmenle sohbet ediyorsa… Bir üniversite öğrencisi sektörün profesyonellerinden bir şeyler öğrenebiliyorsa… Festival orada gerçek anlamına kavuşuyor. Çünkü o zaman ödül heykelciğinden daha değerli bir şey üretiliyor: Yeni bir izleyici, yeni bir sanatçı, yeni bir hikâye.

Bu yılki festivalin programına bakıldığında Altın Koza’nın yalnızca nostaljiye yaslanmadığı görülüyor. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda 10 film yarışıyor ve bunların 5’i dünya prömiyerini Adana’da gerçekleştiriyor. Kısa film yarışmalarında 983 başvuru arasından seçilen 63 film bulunuyor. Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda 66 başvurudan 8 film finale kalıyor. Dünya Sineması programında ise 23 ülkeden 24 yönetmenin 26 filmi Adanalı izleyiciyle buluşuyor.

Yani Adana yalnızca Türkiye sinemasını seyretmiyor. Dünyaya bakıyor. Dünyayı da Adana’ya bakmaya davet ediyor.

Üstelik bu yıl sinema ile edebiyat arasındaki bağ da daha görünür. Edebiyat Uyarlaması Uzun Metraj Senaryo Yarışması’na 54 proje başvuruyor ve 6 senaryo finale kalıyor. Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in, Muzaffer İzgü’nün, Demirtaş Ceyhun’un yetiştiği bir şehirde edebiyatın sinemaya yeniden kapı aralaması yalnızca bir yarışma maddesi değildir. Bu, Adana’nın kendi hafızasıyla yeniden konuşmasıdır.

Çünkü iyi bir hikâye, kitapta bittiği yerde bitmez. Bazen perdeye geçer. Bazen bir oyuncunun yüzünde yeniden doğar. Bazen bir yönetmenin kamerasından çıkar. Bazen de yıllar sonra başka bir kuşağın elinde yeniden yazılır.

Bu yıl Altın Koza’nın Orhan Kemal Emek Ödülleri Suna Selen, Macit Koper ve Aydın Sayman’a verildi. Onur Ödülleri ise Ferzan Özpetek ve Vahide Perçin’e takdim edildi. Bu isimlere verilen ödüllerin arkasında yalnızca bir kariyerin alkışlanması yok. Bir mesleğin hafızasına sahip çıkmak var.

Çünkü sinema yalnızca yönetmenin, oyuncunun veya yapımcının hikâyesi değildir. Işıkçının, kurgucunun, senaristin, kameramanın, set işçisinin, kostümcünün, sesçinin, makyözün, afiş tasarımcısının, salon görevlisinin ve yıllarca bilet alıp o koltuklarda oturan seyircinin de hikâyesidir.

Bu yüzden “Orhan Kemal Emek Ödülü” ismi ayrıca anlamlıdır. Çünkü Orhan Kemal’in edebiyatında da emeğin kendisi başlı başına bir hikâyedir. Altın Koza’nın sinema emekçilerine verdiği değer, aslında festivalin kendi adındaki “koza”ya da yakışıyor. Bir kozayı oluşturan tek bir iplik değildir. Bir kültür de tek bir sanatçıyla oluşmaz.

Bugünün genç sinemacıları belki yarının Altın Koza sahipleri olacak. İşte bu nedenle Çukurova Altın Koza Akademi’nin beşinci yılı ayrıca dikkate değer. Bu yıl 20’den fazla üniversiteden yaklaşık 200 sinema öğrencisi Adana’da sektör profesyonelleri ve akademisyenlerle buluşuyor. Ferzan Özpetek masterclass’ından sinema yazarlığına, yapay zekâdan film restorasyonuna, edebiyat ve sinema ilişkisinden dijital oyunlara kadar farklı başlıklar gençlerle buluşuyor.

Bu tablo bize şunu söylüyor: Altın Koza yalnızca geçmişin altınlarını sergilemek istemiyor. Yeni koza örmeye çalışıyor.

Asıl mesele de burada. Çünkü bir festivalin büyüklüğü yalnızca kaç ünlüyü ağırladığıyla ölçülmez. Kaç gencin hayatına dokunduğuyla da ölçülür. Kaç kişinin “Ben de sinema yapabilirim” demesine vesile olduğuyla ölçülür. Kaç çocuğun perdeye bakarken kendi hikâyesini görmeye başladığıyla ölçülür.

Burada biraz durup Adana’ya bakmak gerekiyor.

Altın Koza geldiğinde hepimiz gururlanıyoruz. Sokaklar afişlerle doluyor. Sanatçılar geliyor. Salonlar hareketleniyor. Fotoğraflar çekiliyor. Manşetler atılıyor. Sonra festival bitiyor.

Peki sonra?

Asıl soru belki de bu.

Adana’nın kültür ve sanat iddiası yalnızca festival haftalarında mı yaşanacak? Yoksa yılın 365 gününe mi yayılacak?

Çünkü Adana’nın kültürel mirası, tek bir haftaya sığmayacak kadar büyük. Yaşar Kemal bir haftalık değildir. Orhan Kemal bir haftalık değildir. Yılmaz Güney bir haftalık değildir. Altın Koza da bir haftalık olmamalıdır.

Bir şehrin kültür kenti olması, yalnızca büyük organizasyonlara ev sahipliği yapmasıyla değil; sanatçısına çalışma alanı, gencine üretme imkânı, çocuğuna sanatla tanışma fırsatı, yazarına söz söyleme özgürlüğü ve sinemacısına kamera arkasında kalıcı bir gelecek sunmasıyla mümkündür.

Adana bunu yapabilecek birikime sahiptir. Mesele, bu birikimi sürdürülebilir hale getirmektir.

Bugün Altın Koza’nın 33. yılına bakarken aslında 1969’dan bugüne uzanan bir film şeridine bakıyoruz. Bir ucunda Ziya Darendeli var. Bir ucunda Metin Erksan, Fatma Girik, Yılmaz Güney, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve daha niceleri…

Şimdi o şeridin diğer ucunda genç yönetmenler, öğrenciler, senaristler ve sinema emekçileri var. Belki henüz isimlerini bilmiyoruz. Belki birkaç yıl sonra onların filmlerini konuşacağız.

Belki bir gün başka bir festivalde bir genç yönetmen sahneye çıkacak ve elindeki Altın Koza’yı havaya kaldıracak. Ve o an, 1969’da bir lise öğretmeninin kurduğu hayalin aslında hiç bitmediğini anlayacağız.

Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz. Bazı şehirler anlatılır.

Adana da anlatılan şehirlerden biridir.

Bazen bir romanda… Bazen bir türküde… Bazen bir fotoğrafta… Bazen bir kebapçı masasındaki uzun sohbette… Bazen bir çocuğun hayalinde… Ve bazen karanlık bir salonda, perdeye düşen bir ışığın içinde…

Altın Koza’nın 33. yılında Adana yine kendi hikâyesini anlatıyor.

Pamuktan sinemaya uzanan bir hikâye bu.

Topraktan perdeye…

Emekten sanata…

Geçmişten geleceğe…

Bir kozanın içinden çıkan ve hâlâ uçmayı öğrenen bir hikâye.

Belki de bu yüzden Altın Koza, Adana’nın yalnızca film festivali değildir.

Adana’nın aynasıdır.

Ve insan bazen aynaya bakınca yüzünü değil, kim olduğunu görür.

Adana o aynaya yıllardır bakıyor.

Bizim yapmamız gereken ise o aynayı yalnızca yılda bir kez değil, her gün temiz tutmak.

Çünkü Adana’nın anlatacak daha çok hikâyesi var.

Hem de perdelerin yetmeyeceği kadar çok…