Bir şey ne zaman “normal” olur? Herkes yaptığı için mi, yoksa artık kimse sorgulamadığı için mi?

Bugün hayatımızın büyük bir kısmı “alıştık” dediğimiz şeylerden oluşuyor. Sabah zam haberiyle uyanmak, akşam yeni bir krizle günü kapatmak… Trafikte saatler geçirmek, geçim derdiyle boğuşmak, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak. Bunların hiçbiri tek başına normal değil aslında. Ama tekrar ettikçe, üst üste bindikçe ve sorgulanmadıkça “hayatın bir parçası” gibi kabul ediliyor.

İşte tam da burada tehlikeli bir eşik var: Normalleşme.

Çünkü insan zihni, sürekli karşılaştığı durumu olağan kabul etmeye meyillidir. Bu bir tür savunma mekanizmasıdır. Sürekli rahatsızlık hissiyle yaşamak zor olduğu için, zamanla rahatsız eden şeyleri “alışılmış” kategorisine koyarız. Böylece hayat biraz daha katlanılır hale gelir. Ama bu aynı zamanda bir körleşmedir.

Mesela adaletsizlik… Bir yerde haksızlık yaşandığında eskiden daha fazla tepki verilirdi. Şimdi ise çoğu zaman sadece izleniyor. Çünkü benzer olayları o kadar sık görüyoruz ki, artık şaşırma eşiğimiz yükseldi. Tepki vermek yerine omuz silkip geçiyoruz.

Peki bu gerçekten normal mi?

Ya da ekonomik zorluklar… İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması, hayat standardının giderek düşmesi… Bunlar konuşuluyor ama bir süre sonra sıradanlaşıyor. “Herkes aynı durumda” cümlesi, bir sorunu açıklamak yerine kabullenmenin aracı haline geliyor.

Oysa bir şeyin yaygın olması, onun doğru ya da normal olduğu anlamına gelmez.

Bir diğer örnek de iletişim. Aynı ortamda oturan insanların birbirine bakmak yerine telefon ekranına dalması artık sıradan bir görüntü. Kimse garipsemiyor. Çünkü herkes aynı şeyi yapıyor. Ama bu durumun normalleşmesi, insan ilişkilerinin zayıfladığı gerçeğini değiştirmiyor.

Belki de en büyük sorun şu: Normal kavramını kaybettik. Artık neyin gerçekten olması gerektiğini değil, neyin sürekli tekrarlandığını “normal” sanıyoruz.

Oysa normal; insan onuruna yakışan, yaşamı kolaylaştıran, adaleti ve dengeyi sağlayan şeydir. Sadece alıştığımız şey değil.

Peki ne yapmalı?

Belki de yeniden sormayı öğrenmeliyiz. “Bu gerçekten olması gereken mi?” diye düşünmek… Alıştığımız için kabul ettiğimiz şeyleri yeniden değerlendirmek… Çünkü sorgulamadığımız her durum, zamanla kalıcı hale gelir.

Ve en tehlikelisi de budur: Yanlışa alışmak.

Çünkü bir toplum yanlışlara alıştığında, onları düzeltme ihtiyacı da ortadan kalkar.

Belki de artık en basit ama en güçlü soruyu daha sık sormalıyız:

Gerçekten normal mi?