Son zamanlarda sokakta yürürken, trafikte beklerken ya da sosyal medyada rastgele bir gönderinin altına bakarken siz de aynı hisse kapılıyor musunuz? Havada asılı duran, her an patlamaya hazır, gözle görülmeyen bir gerginlik var. Sanki hepimiz pimini çekmek için küçücük bir bahane arayan el bombaları gibi dolaşıyoruz. Yanlışlıkla omzuna çarptığımız bir yabancıdan tutun, trafikte yarım saniye geç kalkan aracın sürücüsüne kadar herkes birer barut fıçısı.
Peki, ne ara bu kadar "tahammülsüz" bir toplum olduk?
Eskiye dönüp "Nerede o eski hoşgörü günleri?" nostaljisi yapmak işin en kolayı. Ancak bugünkü tahammülsüzlük, sadece ahlaki bir erozyon ya da nezaket kaybı değil; modern hayatın, hızın ve sıkışmışlığın getirdiği toplumsal bir cinnet hali.
Her şeyden önce, bir "hız" hapishanesinde yaşıyoruz. Dijital dünya bize her şeyi bir tıkla, saniyeler içinde elde etme lüksünü sunduğundan beri "beklemek" kavramını lügatimizden sildik. İnternet sayfalarındaki üç saniyelik gecikmeye tahammül edemeyen modern insan, hayatın kendi ritmindeki gecikmelere, bürokrasiye, kuyruklara nasıl tahammül etsin? Hız, sabrı öldürdü; sabrın olmadığı yerde ise tahammül zaten barınamaz.
Bunun üzerine bir de sosyal medyanın yarattığı "yankı odalarını" ekleyin. Algoritmalar bize sadece duymak istediğimiz fikirleri, bizim gibi düşünen insanları gösteriyor. Kendi doğrumuzun tek doğru olduğuna o kadar inandırılıyoruz ki, sokakta farklı bir ses, farklı bir tavır gördüğümüzde onu bir zenginlik değil, doğrudan kendi varlığımıza bir tehdit olarak algılıyoruz. Dinlemeyi unuttuk, sadece cevap vermek için, daha doğrusu had bildirmek için bekliyoruz.
Ancak madalyonun bir de sokağa yansıyan, daha somut bir yüzü var. Geçim dertleri, yarının belirsizliği, metropollerin o bitmek bilmeyen gürültüsü ve kalabalığı... İnsanlar evlerinden zaten hayata karşı 1-0 yenik, zihnen ve bedenen yorgun çıkıyor. Omuzlardaki bu ağır yükle otobüse binen, direksiyon başına geçen birinden çelik gibi bir sabır beklemek ne kadar gerçekçi? Ne yazık ki, sistemin yarattığı o görünmez baskıyı, günün sonunda en savunmasız olduğumuz yerde; sokakta birbirimizden çıkarıyoruz. Adliyelerin koridorları, "Gözünün üstünde kaşın var" dedikten sonra karakolluk olan insanların dosyalarıyla dolu.
Oysa tahammül, zayıflık ya da her şeye boyun eğmek demek değildir. Tahammül, bir arada yaşama sanatının en temel harcıdır. Kendimiz gibi olmayana, bizim gibi düşünmeyene ya da o an hata yapana tanıyacağımız o birkaç saniyelik esneklik, aslında toplum olarak nefes almamızı sağlar.
Bugün aynaya bakıp kendimize şu soruyu sorma günü: Karşımızdakine gösteremediğimiz o şefkati ve sabrı, aslında ne zaman kaybettik? Sokakları yeniden yaşanabilir kılmanın yolu, lüks harcamalardan ya da büyük projelerden geçmiyor. İş, kırmızı ışıkta korna basmadan önce bir nefes alabilmekte, asansörde karşılaştığımız komşumuza içten bir "günaydın" diyebilmekte gizli.
Çünkü unutmayalım; birbirimizi tüketerek hayatta kalamayız. Bu şehirler, bu sokaklar ancak birbirimize tahammül edebildiğimiz, birbirimizin alanına saygı duyduğumuz sürece evimiz olarak kalacaktır.