Çocukken büyümek için ne kadar da acele ederdik. Bir an önce yetişkin olmak, kendi kararlarımızı vermek, istediğimiz yere gitmek, istediğimiz hayatı yaşamak isterdik. Büyüdüğümüzde her şeyin daha kolay, daha güzel ve daha özgür olacağına inanırdık.

Oysa kimse bize büyümenin yalnızca yaş almak olmadığını, bazen hayallerimizle gerçekler arasında seçim yapmak zorunda kalacağımızı söylememişti.

Çocukluğumuzda hayal kurmanın bir sınırı yoktu. Bir gün doktor, başka bir gün öğretmen, ertesi gün dünyayı dolaşan bir gezgin olabilirdik. Ne cebimizdeki parayı düşünürdük ne de zamanın yetip yetmeyeceğini. Önümüzde uzun bir hayat vardı ve o hayatın içinde her şeye yer bulabileceğimize inanırdık.

Sonra büyüdük.

Bir sabah uyandığımızda çocukluğumuzun geride kaldığını fark etmedik elbette. Büyümek öyle bir anda gerçekleşmedi. Önce okul bitti, ardından iş hayatı başladı. Sorumluluklarımız arttı, beklentiler değişti. Bir zamanlar günlerimizi dolduran hayallerin yerini ödenmesi gereken faturalar, yetiştirilmesi gereken işler ve ertelenemeyen sorumluluklar aldı.

Ve biz, bütün bu telaşın içinde farkına bile varmadan bazı hayallerimizi geride bıraktık.

Belki bir müzik aleti çalmak istiyorduk, belki başka bir şehirde yaşamak. Belki bir kitap yazmak, dünyayı gezmek ya da yalnızca sevdiğimiz işi yapmak... Kimimiz ressam olmayı hayal ederken başka bir mesleğin içinde buldu kendini. Kimimiz bir gün mutlaka gideceğini söylediği o şehre hiç gidemedi.

Üstelik çoğu zaman hayallerimizden vazgeçtiğimizi bile söylemedik. Sadece onları erteledik.

“Biraz para biriktireyim.”

“Şu işler bir düzene girsin.”

“Önce sorumluluklarımı halledeyim.”

“Bir gün mutlaka yapacağım.”

O bir gün ise bazen hiç gelmedi.

Çünkü hayat, biz hazır olana kadar beklemiyordu. Bir sorumluluk biterken diğeri başlıyor, bir sorun çözülürken yenisi çıkıyordu. Biz de kendimize ayıracağımız zamanı sürekli başka bir tarihe erteliyorduk.

Peki, gerçekten büyümek böyle bir şey miydi?

Hayallerimizi bir kenara bırakıp yalnızca yapılması gerekenleri yapmak mıydı yetişkinlik? Yoksa büyüdükçe hayallerimizin değişmesi de hayatın doğal bir parçası mıydı?

Aslında her vazgeçiş bir yenilgi değildir. İnsan zamanla değişir. On yaşında istediğimiz hayatla otuz yaşında arzuladığımız hayat aynı olmak zorunda değil. Çocukken çok önemli görünen bazı şeyler yıllar sonra anlamını yitirebilir. Yeni insanlar tanır, yeni yollar keşfeder, daha önce aklımızdan bile geçmeyen hayaller kurabiliriz.

Belki de mesele çocukluğumuzdaki bütün hayalleri gerçekleştirmek değil, büyürken hayal kurma cesaretimizi kaybetmemektir.

Çünkü yetişkinlik bazen bize gerçekçi olmayı öğretirken farkında olmadan ihtimalleri de unutturuyor. Daha bir şeye başlamadan neden olmayacağını düşünüyoruz. Başarısız olmaktan, geç kalmaktan, başkalarının ne söyleyeceğinden korkuyoruz.

Çocukken düşsek yeniden kalkardık. Bir oyunu kaybettiğimizde tekrar denerdik. Yanlış yapmaktan bu kadar çekinmezdik. Şimdi ise çoğu zaman ilk adımı atmadan kendimizi vazgeçmeye ikna ediyoruz.

“Bu yaştan sonra mı?”

“Artık çok geç.”

“Benim şartlarım buna uygun değil.”

Belki bazı hayaller gerçekten koşullarımızın dışında kalıyor. Herkesin aynı imkânlara sahip olmadığını, hayatın herkese eşit fırsatlar sunmadığını da kabul etmek gerekiyor. Kimi insan hayallerinin peşinden gidebilirken kimi insan ailesini geçindirmek, ayakta kalmak ya da başka sorumlulukları üstlenmek zorunda kalıyor.

Bu yüzden gerçekleşmeyen her hayali cesaret eksikliğine bağlamak haksızlık olur.

Ama bütün bunların arasında kendimize sormamız gereken bir soru var: Gerçekten imkânsız olduğu için mi vazgeçtik, yoksa artık denemeye cesaret edemediğimiz için mi?

Belki de çocukluğumuzdaki kendimizle karşılaşsak bize ilk soracağı şey ne kadar para kazandığımız, hangi unvana sahip olduğumuz ya da kaç yaşına geldiğimiz olmazdı.

“Mutlu musun?” diye sorardı.

“Hayal ettiğimiz hayatı yaşıyor muyuz?”

Ve belki de en çok bu sorular karşısında sessiz kalırdık.

Çünkü büyürken başarıyı ölçmeyi öğrendik ama mutluluğu ölçmenin bir yolunu bulamadık. İyi bir iş, düzenli bir gelir, güvenli bir gelecek... Bunların hepsi önemli. Fakat bazen her şey yolundaymış gibi görünürken içimizde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyoruz.

O eksiklik her zaman gerçekleşmemiş büyük bir hayal olmayabilir. Bazen uzun zamandır kendimiz için hiçbir şey yapmamış olmamızdır. Bazen sevdiğimiz bir uğraşa zaman ayırmamak, bazen de yalnızca yapmak istediğimiz şeyleri sürekli sonraya bırakmaktır.

Oysa hayat yalnızca sorumluluklardan ibaret değil.

İnsanın kendisine ait bir dünyası, başkalarının beklentilerinden bağımsız istekleri de olmalı. Her hayalin büyük olması gerekmiyor. Yeni bir dil öğrenmek, yıllardır ertelenen bir yolculuğa çıkmak, çocukken sevilen bir uğraşa yeniden başlamak da insanın kendisiyle kurduğu bağı güçlendirebilir.

Belki geçmişe dönüp her şeyi değiştiremeyiz. Belki kaçırdığımız bazı fırsatlar bir daha karşımıza çıkmaz. Ama henüz yaşamadığımız günlerin tamamını da geçmişteki vazgeçişlerimize teslim etmek zorunda değiliz.

Büyümek, çocukluğumuzun bütün hayallerini gerçekleştireceğimize inanmak kadar kolay değil. Hayatın sınırlarını, sorumluluklarını ve bazen de kayıplarını kabul etmeyi gerektiriyor.

Fakat kabul etmekle teslim olmak arasında önemli bir fark var.

Büyümek, bazı hayallerin değişebileceğini anlamaktır. Ama artık hiçbir şey hayal etmemek değildir.

Belki de asıl mesele kaç yaşına geldiğimiz değil, içimizde hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğimize inanan o çocuğa ne kadar yer bıraktığımızdır.

Çünkü insan yalnızca yıllar geçtikçe yaşlanmaz. Bazen hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandığında da yaşlanır.

Ve belki de büyümek, hayallerimizden vazgeçmek değil; bütün gerçeklere rağmen kendimize yeni hayaller kurabilecek bir yer açabilmektir.