Bir zamanlar “kendini onun yerine koy” cümlesi, bir tartışmayı yumuşatmaya yeterdi. Bugün ise aynı cümle çoğu zaman karşılık bulmuyor. Çünkü artık yalnızca fikirler değil, sabır da tükenmiş durumda. Empati kurmak, eskisi kadar kolay gelmiyor.
Günlük hayatın temposu, ekonomik baskılar, bitmek bilmeyen gündem… İnsan zihni sürekli bir uyarı hali içinde. Her gün yeni bir kriz, yeni bir tartışma, yeni bir öfke dalgası. Bu yoğunluk içinde başkasını anlamaya çalışmak, birçok kişi için lüks haline geliyor. Çünkü herkes önce kendi yükünü taşımaya çalışıyor.
Sosyal medya ise bu süreci daha da derinleştiriyor. Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bir alan oluşmuş durumda. Fikirler çarpışıyor, ama anlamaya yönelik bir çaba çoğu zaman yok. Karşı tarafı anlamak yerine, onu susturmak ya da etiketlemek daha kolay geliyor. Bu da empatiyi değil, kutuplaşmayı besliyor.
Bir başka gerçek de şu: Sürekli maruz kalınan olumsuzluklar, insanlarda bir tür “duygusal yorgunluk” yaratıyor. Acı haberler, krizler, adaletsizlikler… Başlangıçta tepki veren zihin, zamanla kendini korumaya alıyor. Çünkü her şeye üzülmek, her şeyi hissetmek mümkün değil. İşte bu noktada empati yerini duyarsızlığa bırakmaya başlıyor.
Ancak burada ince bir çizgi var. Kendini korumak başka, tamamen kopmak başka. Empati yorgunluğu anlaşılabilir bir durum olabilir ama kalıcı hale gelmesi, toplumsal bağları zayıflatır. Çünkü bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey sadece kurallar değil, aynı zamanda insanların birbirini anlama kapasitesidir.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, herkesi anlamaya çalışmak değil; en azından anlamaya niyet etmek. Çünkü empati, büyük ve ağır bir sorumluluk değil, küçük bir çabayla başlayan bir alışkanlıktır.
Belki de soru şu: Gerçekten anlamak istemiyoruz, yoksa artık buna gücümüz mü kalmadı?