Bir konu gündeme düşüyor. Bir anda herkes konuşmaya başlıyor. Sosyal medya dolup taşıyor, yorumlar ardı ardına geliyor. İlginç olan şu: O konuyu gerçekten bilenlerin sayısı oldukça az, ama savunanların sayısı bir o kadar fazla. Çünkü artık bir şeyi bilmekle ona inanmak arasındaki mesafe neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda.
Daha da dikkat çekici olan ise şu: İnsanlar savundukları şeyin ne olduğunu tam olarak bilmese bile, onu sahiplenmekten geri durmuyor. Çünkü mesele çoğu zaman doğruyu bulmak değil; bir tarafa ait olmak. Popüler olanın yanında durmak, kalabalığın içinde kaybolmamak, hatta bazen “geri kalmış” görünmemek… Bunlar, gerçeğin önüne geçiyor.
Oysa kalabalıklar her zaman haklı değildir. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu. Bir dönem herkesin doğru sandığı pek çok şeyin bugün ne kadar yanlış olduğunu biliyoruz. Ama aynı hatayı tekrar etmeye bu kadar istekli olmamız düşündürücü.
Sorgulamak artık rahatsız edici bir eylem gibi görülüyor. Farklı bir görüş dile getirdiğinizde hemen yaftalanıyorsunuz. O yüzden çoğu insan araştırmak yerine uyum sağlamayı tercih ediyor. Çünkü düşünmek emek ister, savunmak ise sadece cesaret.
Ancak burada kritik bir kırılma var: Bilmeden savunulan her fikir, aslında başkasının düşüncesinin tekrarıdır. Yani o fikir size ait değildir. Sadece size aitmiş gibi hissediyorsunuzdur. Bu da bireysel düşüncenin yerini, kolektif ezberin almasına neden olur.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Savunduğum şey gerçekten benim fikrim mi, yoksa bana öğretilmiş bir refleks mi?
Gerçek, popüler olanın içinde kaybolmaz; ama çoğu zaman gürültü yüzünden duyulmaz. Onu bulmak için kalabalıktan biraz uzaklaşmak, biraz yavaşlamak ve en önemlisi şüphe etmek gerekir.
Çünkü doğruyu savunmak değerli bir şeydir. Ama doğruyu bilmeden savunmak, sadece güçlü bir yanılgıdır.